Yazılar

Her bir yağmur damlasının da hikâyesi var mıdır?

Yaz tatili öncesi düzenlen son yazı atölyesinde kadınlar yine bir araya geldiler ve düz yazının farklı türleri üzerinde birlikte çalışmaya devam ettiler.  Kadınlar, yazdıkları metinleri yine yüksek sesle okuyup kolektif bir çalışmayla, kendi deneyimleri üzerinden, tartıştılar.

IMG_0105
Yazı atölye çalışmasında kadınlar, ırkçılık, işçi hakları, Almanya’ya uyumluluk, kadın hakları, özlemler, GKB’nin hayatlarındaki rolü vb. konularında yazmaya ve birlikte düşünmeye devam ettiler. Bu bağlamda metinlerin sadece edebi tür tanımları çerçevesinde biçimsel değil, aynı zamanda içerik olarak da tartışılması, düzenlenen yazı atölyelerinin GKB çalışmalarını nasıl zenginleştirdiğini gösteriyor.

Örneğin, işçi hakları üzerine yazan Elif’in otobiyografik öyküsünde ele aldığı grev hikâyesi, kadınların kendi yaşadıkları benzer durumları hatırlamalarına aracı oldu. Bu vesileyle hem fabrikalardaki grev hakları, sendikalar vb. başlıklar yazı atölyesinde gündeme geldi hem de Elif’e öyküsünde kullanabileceği bazı kişisel deneyim aktarımları oldu. Elif’in yazı dilinin sadeliği ve öykünün girişinde ağırlıklı olarak yer verdiği betimlemeler kadınlar tarafından oldukça beğenildi. Hikâyenin geçtiği yer, fabrikada çalışılan bölüm, grev örgütlemeye doğru giden süreci başlatan asıl kıvılcım vb. metinde çok net anlaşılmayan noktalar da yine kadınlar tarafından vurgulandı.

“Cam kenarına oturdu. Bir yandan dışarıyı izliyor, bir yandan da arkadaşıyla sohbet ediyordu. Cama vuran yağmur damlalarını fark etti. Yağmur başladı, baksana, dedi arkadaşına ve camdaki her yağmur damlasının nasıl da süzülerek kaybolduğunu izledi. Acaba, diye geçirdi kafasından, her bir damlanın da hikâyesi var mıdır?” — Elif

IMG_0107

Kadınların yazdıkları arasında uzun uzun tartışmaya neden olan bir diğer metni de Selma kaleme almıştı. Uzmanlığı engelli eğitmenliği olan ve şu an anaokulu öğretmenliği yapan Selma, gündelik hayatta karşılaştığı, çocuklar ve ailelerde gözlemlediği uyum problemlerine odaklanıyor. Her daim devlet politikası olarak tartışılan uyum yasalarını ve entegrasyon çalışmalarını bir kenara bırakarak şu soruyu soruyor: Yabancı kökenli insanlar yaşadıkları ülkeye ne kadar uyum sağlamak istiyor? Bu bağlamda gündelik yaşamda “uyumsuzluklarla” ilgili sıklıkla kullanılan “klişe bahaneleri” bir araya getiren Selma, özellikle yabancı kökenlilerin neden Almanca öğrenmesi gerektiğinin üzerinde duruyor.

Çocuğumuz yaramazlık yapınca, bak seni Alman komşuya veririm, diye tehdit edersek; Almanların çok gereksiz kuralları var, her şeyin zaman ve kuralla sınırlamışlar ve hepsi çok sıkıcı; bizim örf ve adetlerimiz daha güzel; dilleri kaba gibi klişe laflar ve bahaneler uydurmak durduk yere güç kavgası oluşturmakta ve bizlerin içinde yaşadığımız topluma uyumunu zorlaştırmakta.
Hangi yaşta olursak olalım, içinde yaşadığımız toplumun dilini öğrenmemiz gerekiyor. En önce dili öğrenerek kendi yaşantımızı zenginleştiririz. Her yönden daha iyi iş imkanı, yasaları tanıma ve haklarının bilincinde olma, daha fazla insanla arkadaşlık edebilme özgürlüğü kazanırız. 40-50 yıldır Almanya’da yaşayan kadınlar tanıyorum, her biri en az 3-4 çocuk büyütmüş ve öğrendikleri kelime sayısı 50’yi geçmiyor. — Selma

Kadınlıktan Anneliğe, Öyküden Otobiyografiye, Yazıyoruz

Geçtiğimiz ay yeniden başladığımız ve yaz tatili dönemine kadar aylık atölye çalışmalarıyla devam edeceğimiz BdA119 hazırlıklarının bu ayki programında yine yaratıcı yazarlık atölye çalışması vardı. 27 Mayıs Cumartesi günü Ginnheim Komisyonu’nun, 28 Mayıs Pazar günü de Niederrad Komisyonu’nun ev sahipliğinde gerçekleştirdiğimiz atölyeye 20’den fazla kadın katılarak, öykü, deneme, otobiyografi ve gezi anıları gibi düz yazının farklı türlerini kapsayan metinleri üzerinde çalışmaya devam ettiler.

Kadınlar, atölye çalışmasından önce ilk taslak metinlerini tamamlayarak proje koordinatörüne ilettiler. Hafta içi koordinatörle yapılan birebir görüş alışverişinin ardından 27 Mayıs Cumartesi günü yapılan atölyede metinler yine kolektif bir çalışmayla değerlendirildi. Her kadın metnini yüksek sesle okudu ve kadınlar anlatıda eksik kaldığını ve zenginleştirilmesinin yararlı olacağını düşündükleri noktaları birlikte tartıştılar.

Atölyede ele alınan en temel konulardan biri metinlerin uzunluğuydu. Kadınlar kısa yazmak taraftarıydılar. Bunun artıları ve eksileri tartışıldı önce. Örneğin Leyla, uzun yazmanın anlatıdaki anlamı değiştirdiğine inanıyordu. Öte yandan Zehra, kısa yazdığı zaman öyküdeki olayı yeterince anlatamayacağını düşünüyordu. Bunun üzerine yazı yazma süreci üzerine biraz konuştuk. Çünkü gelen yorumlar arasında öne çıkan temel kaygılardan birinin, yazıları bir an önce tamamlayıp teslim etmek olduğu görülüyordu. Oysa yazmak bir dolu tekrar içerir. Tekrar okuma, tekrar yazma. Bu noktada Esma, kadınlara, sabah kalktıklarında boş zihinleriyle düşünmeden yazmalarını ve sonra bu metnin üzerinde çalışmalarını önerdi. Herhangi bir sayfa sınırlaması belirlenmese de, metinler üzerinde tekrar çalışılması ve anlatıların zenginleştirilerek geliştirilmesi gerektiği ön kabulüyle kolektif çalışmaya, metinleri tek tek tartışmaya başladık. Kolektif çalışmada ele alınan  metinlerden birkaç örnek; Zehra’nın metnin dilinde yaşadığı sıkıntı, Esma’nın farklı metinleri bir araya getirmesi, Leyla’nın anlattığı hikâyede soru işareti bırakan noktalar ve Serpil’in anlatısında eksik kalan detaylar.

GKB-2

Söze önce Zehra başladı. Metninin çok fazla haber dili kokmasından şikayetçiydi. Buna nasıl bir çözüm bulabileceğini sordu. Kadınlar ayrıca, çok hızlı geçirilen isimlerde kimin hangi noktada olaya müdahil olduğunun ve karakterler arasındaki ilişkinin kafa karıştırdığını söylediler. Bu noktada, hikâyede geçen karakterleri daha fazla betimleyebileceği önerisi geldi. Bunun için didaktik bir dil kullanmak istemediğini belirten Zehra’ya, karakterlerin olay örgüsü içinde birbirlerini tanıtabileceği tavsiye edildi. Öte yandan, doğrudan sosyo-politik bir olayın anlatıldığı hikâyede, o dönem Almanya’nın yabancı politikasının da işlenebileceği önerildi. Tartışmanın sonunda Zehra, biraz daha diyalog yazarak metnini bu iki açıdan geliştirmeye karar verdi.

GKB-3

Daha sonra söz alan Esma, iki kısa anlatı ve bir şiir yazmıştı. Her metin birbirinden güçlü ve vurucu anlatıya sahipti. Ancak her yazarın tek bir metni olacağına en başında karar verdiğimiz için bu üç metni nasıl bir araya getirebileceğini konuştuk. Bunun için de metinler arasındaki ortak noktaları belirlemeye çalıştık. Esma’nın metinlerinde, en yalın özetle, temelde hep bir kaybetme ya da vedalaşma duygusu öne çıkıyor. Anne ve babasının farklı zamanlarda Esma’yı ve kardeşlerini Türkiye’de bırakarak Almanya’ya gelmeleri, Frankfurt’ta kadın hareketi içinde tanıştığı İran’lı Zara’yı kanserden kaybedişi ve en son babasının vefatı. Kadınlar, Esma’ya Türkiye’den ayrıldığı 80ler dönemini biraz daha detaylı anlatabileceğini söylediler. Bunun en büyük sebeplerinden biri de, şüphesiz, Esma’nın Almanya macerasının 1980 askeri darbesinin hemen ertesi günü, 13 Eylül’de başlamasıydı.

Serpil, Göçmen Kadınlar Birliği’nin seminer gezisinden anılarını yazdığı metninde birçok eksik nokta olduğunu söyleyerek başladı söze ve geziye oğluyla birlikte katıldığı için atölye çalışmalarında bu detayları not etme fırsatını kaçırdığını belirtti. Anlatısını bu açılardan zenginleştirmek için kadınlardan kendisine yardımcı olmalarını rica etti. Seminerdeki atölyenin yürütücülerinden Zahide, çalışma notlarını kendisiyle paylaşabileceğini söyleyerek Serpil’in endişesini giderdi. Kadınlar ayrıca, Serpil’in Türkiye’den geldiği bölge ile seminer gezisinin yapıldığı yer arasında temelde kurduğu benzerlikleri daha fazla detaylandırmasını önerdiler.

GKB-1

Son örneğimizde Leyla, her okuduğumda yazdığımı daha az beğeniyorum, diyerek başladı konuşmaya: “Başka yazarları okuyorum, sonra gelip kendi yazdığımı ve hiç hoşuma gitmiyor.” Kadınlar öncelikle onun bu endişesini yatıştırdılar ve Leyla’nın Almanya’da işlenen bir namus cinayetine odaklanan öyküsünün kendilerini ne kadar etkilediğini belirttiler. Leyla’nın öyküsünde namus kavramına farklı açılardan bakan baba ve oğlunun hikâyesi anlaılıyor. Kadınlar, metni bu açıdan ele aldılar ve baba ve oğlunun arasındaki görüş farkının sebebini biraz daha geliştirebileceğini belirttiler. Ne olmuştu da baba ve oğlu arasında bir kopuş yaşanmıştı? Kişisel göç hikâyelerinden yola çıkılarak yapılan yorumlarda, bu farklılığa neyin sebep olmuş olabileceği tartışıldı. Zaten Leyla’nın kurmaca anlatısı da yaşanmış bir olaya dayanıyordu. Kızının ölümü ardından, keşke hiç gelmeseydik, diyen bir babanın gazetede gördüğü haberiydi onu bu metni yazmaya iten.

GKB-8

28 Mayıs Pazar günü yapılan atölye çalışmasına damgasını vuran sıcak hava oldu. Kadınlardan bazıları bir gün önce yapılan tartışmalar ışığında metinleri üzerinde çalışmaya devam ederken, sıcak sebebiyle uzun soluklu bir metne konsantre olamayacaklarını belirtenler, Göçmen Kadınlar Birliği’nin ABC’si: Dişil Bir Sözlük üzerinde çalıştı. Sözlüğe yeni kelimeler eklemek üzere önce fikir alışverişinde bulunuldu. Geçtiğimiz haftalarda kutlanılan Anneler Günü sebebiyle zaten gündemde olan annelik kavramı da birçok farklı kelime önerisi arasından öne çıkan oldu.

GKB-5

Atölyenin kolektif tartışma bölümünde önce sözlük metin önerileri yüksek sesle okundu ve tartışmaya açıldı. Elif, Esma, Leyla, Asiye, Zehra ve Sevda’nın kaleme aldığı metinlerde annelik kavramının farklı toplumsal açıları tartışılıyordu. Annelik hep fedakarlık mıdır? Annelik yılda neden sadece bir kere kutlanmalı? Doğurmak mıdır annelik, yoksa büyütmek mi? Babaanne olmak da anneliğe dahil miydi? Her kadın anne olmak zorunda mıdır? Peki, her kadın anneliğe uygun mudur? Bir kadın kendini annelikten başka nasıl ifade eder? Bir annenin hayalleri ve özlemleri nelerdir? Bu ve benzeri sorular doğrultusunda yapılan çetin tartışmalar, destekler ve itirazlar sonucunda kadınlar, annelik sözlük metnini, toplum tarafından dayatılan cinsiyetçi roller çerçevesinde, bu hafta içi yeniden kaleme almaya karar verdiler. Sözlük için önerilen diğer kelimeler süpürge ve dantel de yazılan metinler ışığında değerlendirildi ve bu metinlerin de ileride yapılacak atölye çalışmasında kolektif bir şekilde yazılması kararlaştırıldı.

GKB-9
Çalışmanın devamında daha sonra, uzun yazı denemeleri değerlendirildi. Nurten, otobiyografi tarzını seçti. Almanya’ya geldiği zaman yaşadığı dil ve iş sıkıntılarına dair hissettiği bütün duygularını samimiyetle paylaştığı bir yazı hazırlıyor. Kadınlar, bu iki temel problemi birçok kadının paylaştığını belirterek, Nurten’e, Almanya’ya geldiği dönemin toplumsal coğrafyasını da anlatmasını önerdiler. Otobiyografi tarzında yazan bir diğer kadın da Yıldız. Türkiye’de, genç kızlığında, politik mücadelenin içinde bulunan ailesi sebebiyle yaşadığı ev baskınlarını anlatmaya başladı. Kadınlar, Yıldız’ın toplumsal travmaları dile getirme fikrini desteklediler ve de özellikle  anlatısında kullandığı esprili dili beğendiklerini söylediler. Atölye çalışmasının son örneğinde Nezahat, kadınlık üzerine bir deneme yazmaya başladı. Nezahat’in metninde öne çıkan kavram zamandı: Çocukluk zamanından evli bir kadın olma zamanına geçiş. Kadınlar, Nezahat’in ele aldığı farklı “kadınlık zamanları” kavramını yine toplumsal baskılar çerçevesinde değerlendirdiler ve Nezahat’e metninde kullanabileceği birkaç örnek hikâye anlattılar.

GKB-4

İki günlük yoğun atölye çalışması, BdA119 blogu için metin seçilmesiyle sona erdi. Kadınlar, oy çokluğuyla, Sevda’nın kaleme aldığı “Annelik” metnini paylaşmak istediklerine karar verdiler.

***

Annelik… / Sevda Su

… duyguların en anlamlısı, en tadılması gerekeni.
… kalbinin yerinden çıkıp çocuğunun elinde atması gibi…
Ne kadar anne sevgisinden yoksun büyümüş olsan da, annelik öyle bir şey ki, öğrenemediğin çocuğuna verdiğin… Verdikçe, hep miktarını yetersiz bulduğun… Daha çok… Daha iyi şeyler aktarmak istediğin… Yeri gelince anne olduğun… Yeri gelince baba olduğun… Yeri gelince kardeş… Ve yeri gelince arkadaş. Hatta yeri gelince de çocuğuna çocuk olduğun, anlatılması aslında çok güç bir kelime.

… anne sevgisi, karşılıksız, koşulsuz, beklentisiz, yaşanılan ve verilen en büyük ve tek sevgidir…
Doğuran mı, büyüten mi annedir? Bu soruyu çok duymuşumdur… Annelik emektir… Emeğin lafı bile edilmeyen bir veriştir… Günümüzde tek bir güne indirilerek kutlanan “Anneler Günü” kavramı bana her ne kadar ters gelse de, kısa süre önce kutlanılan Anneler Günü benim için en zor günlerden biri olma özelliği taşıyor…

Beni büyüten annemin, sadece onu o gününde yalnız bırakmama adına… Kardeşimsiz geçireceği ilk “Anneler Günü” olması sebebiyle. Yerini hiçbir zaman ve hiçbir şekilde dolduramayacağımızı bildiğimiz halde… Ona sürpriz yapışımız… Ve onun mutlulukla ve mutsuzlukla aynı anda süzülen gözyaşları…

Yine anneliğin verdiği içgüdüsel bir duygudur… Karşındakini, anneni mutlu ederek mutlu olmaktır annelik.
… bir annenin acısını hissetmektir annelik… Ve bir annenin çaresizliğini görebilmektir. Her an, her yerde, herkese karşı sorumluluk hissetmektir.

Bazen de bir şeyler yapmak isteyip, elin kolun bağlı olduğu halde, yine de dimdik ayakta durabilmektir annelik.
Annelik… Güzeldir…
Anne… Güzeldir…

Çıkarın Kâğıt Kalemi, Hikâyelerimizi Yazıyoruz

Çeşitli sebeplerle bir süre ara vermek zorunda kaldığımız BdA119 projesinin atölye çalışmalarına geçtiğimiz hafta sonu yeniden başladık. 22-23 Nisan tarihlerinde Frankfurtlu göçmen kadınlarla bir araya gelerek hazırlayacağımız kısa öyküler kitabı üzerine çalıştık.

Foto-2

BdA119 projesini hazırlamaya başladığımız ilk dönemlerde yapılan yaratıcı yazarlık çalışmalarında, öykü nedir, hikâye ögelerini neler oluşturur, mekân tasviri nasıl yapılır vb. konular üzerinde durmuş ve farklı yazarların metinleri üzerinde bu noktaları tartışmıştık. Kadınlar, bu dönemde yaptığımız atölye çalışmalarının ikinci yarısında yer alan kısa yazı çalışmaları sayesinde “ben asla yazamam, ne yazacağımı bilmiyorum, bende o yetenek yok” gibi çekincelerini ve korkularını geride bırakmışlardı. Ancak gelinen noktada, kadınların hepsinin kurmaca bir öykü yazmak istemediğini gördük. Düz yazının başka türleri olduğu için de biçim olarak öyküde ısrarcı olmaktan vazgeçtik. Böylelikle, geçtiğimiz hafta yaptığımız atölyede farklı edebi türleri ele aldık, öykü, şiir, deneme, makale, anı, gezi yazısı, biyografi, oto biyografi vs.’nin biçim olarak birbirlerinden nasıl ayrıldığını konuştuk.

Anlatılmak istenilen konular ve onun nasıl yazılabileceği uzun zamandır düşünüldüğü için, bu iki günlük atölyede herhangi bir kısa yazı çalışması yapmadık. Kadınlar doğrudan kendi anlatmak istedikleri hikâyeleri yazmaya başladılar. Atölyenin sonunda herkes sırayla yazdıklarını okudu. Hep birlikte hem ele alınan konuyu tartıştık hem de yazarın onu nasıl geliştirebileceğini. Ayrıca, yaklaşık 15-20 kadının katıldığı atölye çalışmalarında öne çıkan hikâye fikirlerinin çeşitliliği bizi epey mutlu etti. Henüz kesinleşmemekle birlikte, şimdilik üzerinde çalışılan konulardan bazılarını büyük bir heyecanla paylaşabiliriz.

Foto-5

Foto-7

Örneğin Zehra, ırkçılıkla ilgili bir öykü yazmayı hedefliyor. 1992 yılında ailesiyle birlikte maruz kaldığı bir ev saldırısını anlatacak. Bunun için olayı yaşayan diğer aile fertlerinin hafızalarından da yararlanmayı düşünmüş ve onlarla kısa görüşmeler yaparak notlar çıkarmış. Atölye çalışmasında öykünün girişini yazmaya başladı. Sonra da kadınlarla hikâyenin detaylarını paylaşarak, kurmaca anlatıda hangi kısımları nasıl ele alması gerektiği üzerine derinlikli bir fikir alışverişi yapıldı. Kadınlar, Zehra’nın karakterlerden birini tanıtırken kullandığı “pamuk prenses gibiydi” benzetmesine özellikle itiraz ettiler. Tabii bu itiraz, kadınların edebi metinlerde nasıl temsil edildiğine dair başka bir tartışmayı da beraberinde getirdi.

Yaratıcı yazarlık atölye çalışmalarına yeni katılan Serpil, Göçmen Kadınlar Birliği’yle gittiği bir geziyi anı şeklinde anlatıyor. İki yıldır yaşadığı Frankfurt’tan ilk kez bu gezi sayesinde dışarı çıkmış. Onun için değerli. Serpil gezi anısını otobüse bindikleri ilk andan başlayarak anlatmış, gezi yapılan yerin yeşilliklerinden, hayvanlarından ve taze süt arama gibi maceralarından bahsetmiş. Kadınlar, ilk önce, bu gezinin bir parçası olan seminerlerden de bahsedilebileceğini vurguladılar. Daha sonra Serpil’in kapanış cümlesine dikkat çekildi; “Buralar geldiğim yerlere benziyor.” Bunun üzerine GKB’nin çalışmalarından bağımsız kişisel bir gezi yazısının nasıl olabileceği konuşuldu. Özellikle neler benziyordu Serpil’in geldiği yere? Bunu, gezi yapılan mekânı biraz daha tasfir ederek ve ona memleketini hatırlatan benzer ögeleri daha fazla açıklayarak anlatmasını önerdiler.

Foto-4

Selma göçmenlerin her daim gündeminde olan uyum/uyumsuzluk çatışması üzerine bir deneme yazmaya başladı. Başlangıç olarak da, Türkiye’den gelen ailelerin Almanya’da doğan çocuklarında görülen Almanca öğrenme zorluklarından yola çıktı. Almanya’nın göç politikalarıyla birlikte, ailelerin çocuklarıyla bu konularda yaptıkları konuşmaların etkisini vurgulayan Selma’ya göre, ailelerin sürekli karşı tarafı suçlayıcı tavırları, çocuklarda, uyum problemlerine dair doğrudan bir kabullenmeye neden olabiliyor. Selma, profesyonel deneyimi ve gözlemleri sonucunda uyum/uyumsuzluk çatışmasını farklı açılardan ele alan bir tartışma açmaya hazırlanıyor.

Bir diğer deneme yazısını da Elif hazırlıyor ve duygularımızın kökeninde hangi düşünce kalıplarının ve/veya yargıların olduğunu tartışıyor. Atölye çalışmasında yazdığı metni çok soyut bir tartışma olarak değerlendiren kadınlar, daha somut olaylar etrafında duyguların ve düşüncelerin örneklendirilmesini önerdiler. Mesela, bir grev kararını desteklemeye ya da ondan çekinmeye bizi iten sebepler nelerdir? Böylelikle Elif bu tartışmayı işçi hakları, örneğin grevler, ve kadınların mücadelesi, örneğin eşit işe eşit olmayan ücretler, çerçevesinde geliştirmeye karar verdi.

Foto-1

Foto-6

Atölye çalışmasının bir diğer yürütücüsü olan Zahide de öyküsünü yazmaya başladı o gün. Yakından gözlemleme şansı bulduğu bir kadının başından geçen bir hikâyeyi anlatıyor. En yalın anlatımla, olay Almanya’da bir cami avlusunda başlıyor, avluda bulunan bir kadının ayakları ojeli ve ojeli kadının imanını sorgulayan bir de imam var. Bu çerçevede öykü, çok kısaca, kadın olmayı ele alıyor. Zahide öyküsünün giriş taslağını okuduktan sonra tartışma iki farklı yönde ilerledi. Zahide önce nasıl bir ön hazırlık yaptığını anlattı. Anlatının çerçevesini çizmiş, hikayenin akışını nokta nokta maddeler halinde not etmişti. Daha sonra her bir maddenin altında, o anlatıyı zenginleştirebilecek daha detaylı notlar yazmıştı. Kadınlar bu yöntemi kendi çalışmalarında nasıl uygulayabileceklerini düşündüler bir süre. Daha sonra da tartışma Zahide’nin ele aldığı kadınlık üzerine yoğunlaştı. Toplumsal cinsiyet rollerinin dağılımındaki kadın-erkek farklılığının altı çizildi. Kadınların ev işlerini kocalarına bırakmamaları eleştirilirken, erkek çocuklarının da daha küçüklükten evdeki görev paylaşımına dahil edilmesinin önemi vurgulandı.

Atölye çalışmasının son örneğinde Leyla, yazacağı öykülere hazırlık olarak şiirler yazdı. Her bir şiir, öykünün içinde yer alacak farklı temaları işaret ediyor. Leyla şiirlerini okuduktan sonra büyük bir sessizlik oldu. Leyla’nın hem dili hem de anlatacağı hikâyelerin tahayyülü bizi heyecanlandırdı.

Akşam yaklaşırken
kente
Büyüdüğüm kerpiç evler
geliyor aklıma

Kurduğumuz yer sofraları
duvarda kara kızın
kırık sazı
Ve
Sevdam
Sevdam
Memleketim geliyor
aklıma.

 

***

Özlem çekilmez
olursa
Bırak orda bitsin
ayrılık
Ellerin boş kalmaz
döndüğünde
Karanfil sakladım
yüreğimde.

***

Küçük bir kızken
kırmızı bir elbisem
olsun isterdim

Kırmızı kat kat ve üzerinde siyah benekleri olan
bir elbise
Bugün yine istiyorum,
bu elbiseyi
Kırmızı olsun
kat kat olsun
Ama siyah benekleri
olmasın.

***

Foto-8

İki günlük çalışmanın sonunda farklı konulara odaklanan ve farklı anlatı biçimleriyle aktarılacak ne çok hikâyemiz olduğunu gördük. Öte yandan, kurmaca öykü yazma zorunluluğundan vazgeçmemizin kadınların kalemini daha özgür kıldığını fark ettik. Ama en önemlisi, her hikâyenin [göçmen] kadın mücadelemizle ilgili yeni bir tartışmayı da beraberinde getirmesiydi.

Yaratıcı yazarlık atölye çalışmalarına ayda iki gün olmak üzere devam edeceğiz. Hedefimiz bu yaz sonuna kadar yazıları tamamlamak. Bunun için takvimimizi oluşturduk bile. Bir de bizim için en kullanışlı iletişim yöntemi olarak proje Whatsapp grubu kurduk. Buradan haftalık okuma parçaları ve bu okumalara dair kısa değerlendirme yazıları paylaşacağız. Tabii bu chat grubunun asıl amacı sıklıkla ihtiyaç duyduğumuz motivasyonu birbirimize sağlamak. Çünkü evet, ya-p/z-abiliriz.

GKB 10. yıl kitabı hazırlıklarına başladık

Uzun bir aradan sonra 2 Aralık Çarşamba akşamı Frankfurt GKB, Bibliothek der Alten proje çalışmalarına tekrar başladı.

IMG_6254

Bu çalışmada başlığımız 10. yıl kitabıydı… Toplantıda kitabın içeriği hakkında görüş alışverişi yapıldı. Buna bağlı olarak kafamızda, kesin olmasa da, bir taslak oluştu. Kitabın içinde hangi konular olacak, kimler yazacak, kaç sayfa olmasını istiyoruz, nerede ve kaç adet basılacak, bütçe planlaması… Sergimizin görselleri de olacak kitapta.

Dediğim gibi bir taslak hazırladık ve Çiğdem bu planlamayı bölgelerle paylaşacak, konuları söyleyecek.

Kitapta etkinliklerimizden ve çalışmalarımızdan fotoğraflar da yer alacak. Bu yüzden bölgelerden kuruluşlarından itibaren ellerinde olan poster, flyer, bildiri, fotoğraf vb. rica ediyoruz. Gönderimle ilgili bana sorabilirsiniz.

Son olarak, 10. yıl kitabını 8 Mart kutlamalarımıza yetiştirmeyi planlıyoruz. Her bölgenin kendi etkinliğinde satması hedefimiz.

 

Editörün notu: Heyecandan fotoğraf çekmeyi unutmuşuz, eski toplantılarımızdan bir hatıra… Ekip, aynı ekip. 😉

 

1 yıllık çalışmalarımızı anlatıyoruz

Geçtiğimiz Pazar günü itibariyle Frankfurt Tarih Müzesi’ndeki Bibliothek der Alten projesi için Frankfurt Göçmen Kadınlar Derneği’nin 1 yıllık çalışmalarının belgelenmesi projesinde takvimin sonuna geldik. 8 Mart 2014 ve 8 Mart 2015 tarihleri arasında gerçekleştirilen bütün etkinlikler Niederrad Komisyonu’ndan Serpil Yahyaoğlu ve Ginnheim Komisyonu’ndan Zehra Ayyıldız tarafından fotoğraflandı ve video kaydı alındı. Artık bütün bu belgeleri bir araya getirme ve Frankfurtlu Göçmen Kadınlar’ın 1 yıllık hikayesini yazma zamanı.

DSC_0019

1 yıl boyunca neler yapmışız? Bu etkinliklerden hangilerini ön plana çıkartacağız? Ön plana çıkarmaya karar verdiğimiz etkinlikleri nasıl anlatacağız? Anlatmamıza yardımcı olacak yeterli belgemiz var mı? Eksik belgeleri nasıl tamamlayacağız? 

Bu hikayeyi nasıl anlatacağımız kadar nerede anlatacağımız da önemli bir soru. Sadece hafıza kutusuna mı yerleştireceğiz, yoksa dijital platformda da bir sergileme olacak mı? Hafıza kutusu için nasıl bir belgeleme yöntemi kullanacağız? Fotoğrafları nasıl yerleştireceğiz? Metin ekleyecek miyiz? Eklediğimiz metinlerde ne anlatacağız?

Bütün bu soruları yine Frankfurtlu Göçmen Kadınlar bir araya gelerek yanıtlayacak. 

Grup tartışması toplantılarının çok yakında yapılacağı bu çalışma grubuna katılmak isteyenler info@bda119.de adresine e-posta gönderebilir ya da aşağıdaki yorum alanınaa sadece “Katılmak istiyorum” yazabilirler. Gelin birlikte karar verelim.

Haydi kadınlar, bu sene yine çok çalıştık, şimdi onu layıkıyla anlatma zamanı!

Anahtar kelime ve çağrıştırdıkları

Yaratıcı Yazarlık Atölye’sinde bu kez anahtar kelime tespit edip, bu anahtar kelimenin çağrıştırdığı diğer kelimeler üzerine çalıştık. İlk anahtar kelimemiz “çikolata” oldu. Çikolatanın beş duyumuzda yaptığı çağrışımları tartıştık ve isimlerini koyduk: Tatlı, acı, kremalı, sert, yapışkan, kaygan, yağlı, kakao şekeri kokusu, bademli, fındıklı, sütlü renkli, kahverengi, heyecan, suçluluk, mutluluk, endişe, huzur vs.

IMG_0267

İkinci anahtar kelime “yalnızlık”tı. Yalnızlığın çağrıştığı kelime ve duygular ise şunlardı: Arı vızıltısı, hazmedememe, Flasch Back, korkunç, “niye ben?”, yalnızlığın rengi: gri, kırmızı, siyah, acı bir koku, nane, asit, turuncu bir renk, kalabalık istemek, korku, huzur, sessizlik, sessizliğin sesi, konsentrasyon, kendine zaman ayırma, dışarı çıkma ihtiyacı, sıkıntı, huzursuzluk, kalabalığın içinde yalnız olmak, zorunlu yalnızlık, arkadaş bulamamak vs. Anahtar kelimenin çağrıştırdıkları üzerine tartışıldı ve herkes kendi bakış açısına göre “yalnızlık” üzerine kısa bir kompozisyon yazdı. Kimimize göre yalnızlık kendine zaman ayırmak ve bir başına kalmanın ferahlığıydı, bazılarımız içinse korkuyu, sıkıntıyı ve huzursuzluğu çağrıştırıyordu.

IMG_0275

Bu çalışmayı yapmamızın nedeni, “Kurmacanın Unsurların”da öğrendiğimiz üzere, hikâye ya da öykü sözcüklerle kurulur ve oradaki betimlemeler, tiyatroda dekorun, ışığın yerini tutar tespitinden kaynaklanıyordu. Zira sözcükler, okurun kulağı, eli ve gözüdür. Beş duyuya hitap eden betimlemeler yargı bildiren anlatımlardan daha işlevseldir her zaman. Daha fazla sözcükle en iyi şekilde anlatmanın birinci yolu elbette çok okumaktan geçer. Bu nedenle atölye üyeleri, çalışmaların başlangıcından bu yana, bir yandan daha fazla okumak ve okunanları paylaşmayı sıklaştırarak bunu yaşamın bir parçası haline getirme çabasındalar.

İşte bu seferki çalışmamızın ürünleri:

Yalnızlık

Esma Uran

Yalnızlık nedense insanda derin bir hüznü çağrıştırıyor. Oysa yalnızlık yaşantımızın, insan olarak doğamızın bir parçası.

Dünyaya gözlerimizi yalnız açarız. Çektiğimiz bütün derin acılarda ve mutluluklarda, özünde kendimizle, derinlerdeki bizle başbaşayızdır.

Eğer hayatın güneşli yanında, şanslı yani tesadüfen güzel bir ortama, aileye, çevreye doğmuşsak, yalnızlığımızdan belki biraz kurtulmayı başarmışızdır.

Sosyal bir çevrede, ortak düşünceleri ve amaçları paylaştığımız bir arkadaş grubunda, en önemlisi de en derin ve özel duygu ve düşüncelerimizi paylaşacağımız ve hayatı birlikte yürüyebileceğimiz birini ya da birilerini bulmuşsak, yalnızlık hüzün rengini değiştirerek, ara sıra özlediğimiz bir duyguya dönüşür.

Ve sonuçta hayat yolunda herkesin az ya da çok tattığı yalnızlık duygusu özünde bütün insanları birleştirir.

Çünkü ölürken herkes yalnızdır…

***

Yılbaşı yalnızlığı

Çınar Işık

Yoğun bir gün olacaktı benim için. Yılın her son gününde olduğu gibi sanki bütün bir yıl yiyemediğimiz güzel yemekleri bugün yiyecekmiş gibi hazırlık yapıyorum. Etliler, tatlılar, salatalar, mezeler… Alışkanlık işte, klasik yılbaşı menüsü.

Akşam hep beraber yemekleri yiyoruz. Çocukların ayrı programı var. Yemeğini bitiren bana teşekkür ediyor ve gidiyor. Aaaa, o da ne? Ben yalnız kaldım. Birden bu bana güzel bir huzur veriyor. İlk defa, sakin bir şekilde, abartıdan uzak, yeni bir yıla merhaba diyorum. Mum ışığı, şarap ve ben. Mutluyum. Yalnızlığımı eksiklik olarak görmüyorum. Umarım bu duygularım, ileriki yıllarda da devam eder…

***

Bire

Leyla Çakır

Usulca yataktan doğruldu, bugün canı bir türlü kalkmak istemiyordu. Yatağında uzunca bir süre rüzgârın sesini dinledi. Sonra yavaş yavaş ayağa kalktı, en güzel elbiselerini kat kat giymeye başladı. Saçlarını toplayıp kalın bir şalla örttü, sevdiğiyle ilk buluşmaya gider gibi süslendi. Su güğümünü eline aldı. Kapıyı açıp zamanla yarışıyormuşcasına eşikten adımını atıp dışarı çıktı.

Çeşme iki adımlık yerdi. Kendini çok yorgun hissedip kapının eşiğine oturdu. Evin karşısındaki çınara asılı, renk renk, her biri bir umut, özlem, istek olan bez parçaları sağa sola sallanıp duruyorlardı. Gençken ne kadar çok kadınla birlikte kendisi de  bu ağaca bezler bağlayıp dilek tutumuştu. Şimdi ne için gidecekti, düşündü.

Koca köy sanki uykudaydı. Rüzgârdan, çam ağacından, çeşmenin tüm çevresinde olanlara inat duru ve engin sesinden başka kimseler yoktu etrafta sanki. Birden kuru bir yaprak, akan suyun ahenkli sesine uyarak kendisiyle alay eder gibi etrafında dolaşıyordu.

Birden bir ses duydu, kafasını çevirdiğinde sevdiğinin gülümseyen yüzünü görür gibi oldu. Bire nasılsın diyen komşusunun sesini duymadı, gözleri açık kala kaldı.

Bir yaşam çoktan susmuştu.

***

Korku

Zümrüt

Bir gece yarısı uyanıp, nefes alamadığımda bir “ben ölüyorum” duygusudur, yalnızlık. Her akşam, bir başına sohbet etmenin ne kadar zor olduğunu hissetmektir.

Senin dışında herkesin, hayatın hakkında söz sahibi olduğunu bilmek ve her seferinde ona göre adım atmaktır yalnızlık. Yalnızlık, insanın kendisini öksüz ve yetim hissetmesidir.

Zamansız ve saatsiz, her an yüreğinde çakan şimşeklerin dinmez bir yağmura dönmesidir yalnızlık…

***

Güneş gibi yalnızlık

Zuhal Kulaksız

Yalnızlık benim için, ruhumun yeniden kendini besleyip, yeni bir güne hazırlanması, huzuru yakalamaktır. Duygularımla başbaşa kalmak, hayallere dalmak, kendime zaman ayırmaktır. Yalnızlık, denizin dalgalarından yüzüme vuran güneş ışığı gibi bir ferahlık ve içimin ısınmasıdır. Bir huzur ve duygu yoğunluğu ve kendimi yeniden keşfetmektir.

***

Yalnızlık korkumuz

Serpil Yahyaoğlu

Bazen çok ihtiyaç duyduğumuz, bazen nefret ettiğimiz.

Bence her insan yalnızlıktan önce korkar. En çok korktuğumuz da yaşlılığımızdaki yalnızlığımızdır.

Oysa ki etrafımız şu an çok kalabalık olabilir. Giden gelenimiz, gidip geldiklerimiz. Bazen bu koşturmaca bize “ah keşke kafamı bir dinlesem” dedirtir.

Ama yine de, yalnız kalıp düşündüğümüzde, korkutur “yalnızlık”.

Aslında bence yalnız olmak tek başına olmak değildir. Başlı başına, tek başınasın. Kafan dolu. Bir sürü problemin var. Doluya koyuyorsun, dolmuyor. Boşa koyuyorsun, dolmuyor. Kısacası, yine de yalnız olunmuyor… Yalnızlık, keşke sadece “kafa dinlemek” olsa…

                         

Bu filmin derdi, Göçmen Kadınlar Birliği’nin mücadelesi

4 Ocak Pazar günü yaptığımız belgesel film projemizin atölye çalışmasında ağırlıklı olarak filmin ana teması üzerine tartıştık.

Daha önceki atölye çalışmalarının verimli tartışmaları, çok yönlü görüş ve önerileri ve Çiğdem’in geniş araştırmaları sonucu, belgeselin teması, çekimde yararlanacağımız yöntem, görüşmecilerin ve görüşülecek kadınların özellikleri ve nasıl seçileceği yavaş yavaş belirginleşmeye başladı.

DSC_0250

 

Zehra Ayyıldız’ın hazırladığı belgesel filmimizin taslak tanıtım metni bize oldukça fazla ilham verdi. Zehra arkadaşımız hem derneğimizin hem de göçmen kadınların mücadelelerini anlatan detaylı bir çalışma yapmıştı. Bu çalışmadan yola çıkarak, filmin ana temasının Göçmen Kadınlar Birliği’nin yürüttüğü çok yönlü politik, kültürel ve sosyal çalışmaları temel alan ve kadınların verdikleri mücadeleleri Almanya’daki yaşam hikâyeleri üzerinden yansıtan bir belgesel hazırlamayı düşünüyoruz.

Belgesel çekiminde sözlü tarih yönteminin esas alınmasıyla birlikte, görüşmeciyi yönlendirmeden, onu serbest ve akıcı bir anlatıma teşvik eden sorulardan yararlanılmasına karar verdik. Bu noktada görüşmeleri yapacak GKB kadınlarının kimler olabileceği üzerine düşündük biraz. Hem atölye çalışmasına katılanlar arasından gönüllüler çıktı, hem de biz birkaç kadına teklif etmeyi planlıyoruz. Böylece, belgesel film projemizin yavaş yavaş netleşen çerçevesinde, ilk somut adım olarak, görüşmeyi yapacak kadınların ilk taslak listesini oluşturduk.

DSC_0245

 

Projenin heyecanıyla birlikte belgeselin senaryosunu da konuşmaya başladık. Örneğin filmin açılışında GKB’nin kuruluşunu ve Almanya genelinde, diğer bölgelerde, örgütlenmesini kronolojik anlatan bir animasyon olmasını istiyoruz.

Görüşülecek kadınları nasıl seçeceğimizi konuşurken üç temel kriter belirledik; ilki, Almanya’da doğanlar, ikincisi, çocuk yaşta gelenler ve sonuncusu, yetişkin olarak gelenler. Yetişkin göçmenler için de göç etme sebeplerinden yola çıkarak belirlediğimiz alt kriterler bulunuyor ve çalışmak, okumak, evlilik ve mülteci gibi çok yönlülüğü içeriyor.

 

DSC_0257

Atölye çalışmasında Çiğdem ayrıca bir görüşmenin nasıl yapılacağını detaylı bir şekilde anlattı. Önce belirlenen kriterlere göre bir kadın ile görüşme yapmak üzere iletişime geçilecek, ona proje ve yapılacak görüşmenin kimler tarafından nasıl kullanılacağı anlatılacak ve izin formunu imzalaması rica edilecek. Daha sonra, önceden belirlenen bir günde, tercihen görüşmecinin evinde ya da sessiz ve rahatsız edip görüşmeyi bölecek birilerinin olmadığı bir ortamda, ses ve kamera kaydıyla birlikte, yaklaşık 2-3 saat süren görüşme yapılacak. Görüşmenin ardından görüşme sonrası notları yazılacak. Görüşmecide göze çarpan hal ve tavırlar detaylı bir şekilde not alınacak. Tercihen görüşmenin yapıldığı gün içinde görüşmenin ses kaydı çözülecek. Ses kaydı çözümü sırasında sadece görüşmecinin anlattıkları değil, görüşmecinin bütün tepkileri (ağlaması, susması, kalkıp bir şey getirmesi vb.) detaylı bir şekilde yazılacak. Ses kaydının çözümü, yani transkripsiyon, bittikten sonra da metin üzerinde çalışma başlayacak. Belgeselin daha önce belirlenen temaları, görüşmecinin anlattıkları arasından bulunup, metnin üzerinde işaretlenecek. Böylece, hangi temayla ilgili hangi görüşmecinin anlatısından yararlanılacağının seçilme süreci kolaylaştırılacak. Metin daha sonra Çiğdem’e gönderilecek ve o hem arşivleyecek, hem de kurgu ekibine dağıtımını sağlayacak.

 

DSC_0248

 

Görüldüğü üzere gene çok yönlü ve zevkli bir çalışma yaptık. Bu atölye çalışmasından da hazırlayacağımız belgeselin ön hazırlıklarını içeren ana tema, yöntem, görüşme sorularının hazırlanması, görüşmecilerin ve görüşülecek kadınların seçimi, belgeselin kısa tanıtım metninin çekim öncesi hazırlanması, teknik hazırlıklar, transkripsiyon, görüşmelerin değerlendirilmesi ve kurgusu gibi kafamızda, birçoğumuz için yeni olan, çok değerli bilgiler ve bir o kadar da soruyla ayrılıyoruz.

 

 

 

 

Bana kalbini betimle, sana kim olduğunu söyleyeyim

Yaratıcı Yazarlık atölye çalışmasında bu hafta Çiğdem Artan’dan kurmacanın unsurlarını ele alan bir sunum vardı. Murat Gülsoy’un “Büyübozumu” kitabından yola çıkarak hazırladığı çalışma kağıtlarında, kurmacanın unsurları olarak olay örgüsü, zaman, betimleme, mekan, bakış açısı, karakterler ve diyaloglar ele alındı. Öyküler kaleme alındığında “neyi, hangi kapsamda, nasıl anlatmak istiyorum” sorularına örnekleriyle birlikte yanıtlar arandı.

DSC_0132

Daha sonra, Sibel Hürtaş’ın, dayak, cinsel şiddet, manevi baskı, çocuğuna yapılan işkence ve bin türlü eziyet karşısında dayanma gücünü yitirip, kocalarını öldüren kadınların hikayelerini topladığı “Canına Tak Eden Kadınlar” kitabından seçilen “Helal” öyküsü sesli okundu ve kurmacanın unsurları açısından ele alınarak üzerinde tartışıldı. Birlikte hikayenin olay örgüsünü çıkartan kadınlar, atölye çalışmasının ilk oturumunda ele alınan kurmacanın unsurlarını öykünün üzerinde inceledi. Okunan öyküden yola çıkılarak yapılan tartışmalarda karakter oluşturma, bakış açısının önemi, farklı diyalog tarzları, flash-back vb. detayların üzerinde duruldu.

 

DSC_0177

Atölye çalışmasında katılımcılardan ayrıca, büyük-küçük, kumaş-taş, sade-parlak vb. çeşitli kalp örneklerinden  birini seçmeleri istendi. “Hangi kalp bana uyar? Bu kalp bende hangi duyguları uyandırıyor? Bu kalbi neden seçtim” sorularından yola çıkan kadınlar, kendi kalplerinin betimlemesini yazdılar.

DSC_0155

 

Anonim yazılan betimlemeler daha sonra yüksek sesle okundu ve katılımcılar birbirinin kalbini tanıyarak “bu yazı, şu arkadaşındır” denildi. Verilen yanıtların yüzde yüz doğruluğu da grup olarak birbirimizi ne kadar iyi tanıdığımızı gösterdi.
KALP BETİMLEMELERİNE ÖRNEKLER:
Esma Uran

Benim kalbim sıcacık, bazen kocaman, bütün bir evreni içine alabilecek kadar engin ve geniş. Bazen küçücük bir serçenin kırılganlığı ve kıpırtısında sanki. Benim kalbimde her zaman sevgi, her zaman umut ve bir o kadar acı var.

Sımsıcak ve kıpkırmızı kalbim içimde taşıdığıyla, yaşanmışlığın acılarıyla, kayıplarıyla, hep kendinden verdiği derin sevgilerle delik-deşik ve yaralı. Ama yumuşak yapısı ve sevebilme yeteneğiyle her zaman kendini yenileyerek, yeni güçlerle tekrar sevmeye hazır, affetmeye hazır.

 

Sidar Aslan

Ben bu küçük “Cinderella” kalbi seçtim. Çünkü bu, çocuksu bir karakteri andırıyor. Halen çocuksu olduğumu düşünüyorum. Çocuk filimlerini, çocuk kitaplarını çok severim. Bir çocuk gibi küçük olaylara sevinmiş ve gene küçük olaylara üzülmüşümdür. Ve bir çocuk gibi çekingenim.

 

Zuhal Kulaksız

Hayatım sıcacık, cıvıl cıvıl, renkli ve o kadar güzel ki.

Her sabah uyandığımda, ne kadar şanslı olduğumu düşünürüm. Güzel bir gün beni bekliyor, onu nasıl dolu dolu geçireceğimi, o günün hiç bitmemesini, heyecanla günün süprizlerini beklerim. Yaşadığım her anın tadını çıkarırım. Acısıyla, tatlısıyla o günü dolu dolu yaşamasını seven biriyim. Bilin bakalım ben kimim?

DSC_0149

 

Selma Çiçek

Severek, isteyerek yapılmış, emek harcanmış, şekil verilmeye çalışılmış, mıncıklanmış, hasar görmüş, üstüne yazıların en iyisi, isteklerin en güzeli, “herşeyin en iyisi” yazılmış. Doğallığı seçmiş sevgiyi temsil ediyor, görünüşte ediyor da. Dokunmaya sıra geldiğinde karşıdan bakıldığı gibi yumuşak değil, sert. Sevginin sembolü olan kalbi ikinciye itelemiş, sertleşmiş. Mantığın sembolü yok, olsa herkes mantığı seçerdi. Sevgiye hep yer var ama duygusallık görünmezden gelinmiş.

Leyla Kiraz Çakır

Bazen yüreğimde ince bir sızı hissederim. Üzüldüğümde, kırıldığımda susar, karşımdakine bakar ve çeker giderim. Günlerce bir sızıyı yüreğimde taşır, sonunda ya birisine anlatır ya da neden olanı karşıma alır, konuşur “of bee” der rahatlarım.

Zehra Ayyıldız

Bu benim kalbim. Kırmızı. Kırmızı demek, enerji, canlılık, özgürlük, ama aynı zamanda duyarlılık, merhamet, dayanışma, mücadele, azim, hırs, sevgi, aşk, duygu, angaje olmak, emek harcamak, sınıfın kalbi, emekçilerin kalbi, şefkat, kadın, kız, hayat, çocukluk ve bunların hepsidir.

 

DSC_0154

Sevgi Ağlar

Bu önüme konan kalplerin her biri bizi anlatıyor diye düşünüyorum. Kişiliklerimizi yansıtan kalpler ve kalpçikler. Büyüklü, küçüklü, renkli, kapanan-açılan, metalden yapılmış kalpler…

Benim kalbim kapaklı olandan. Dışarıya karşı temkinli olduğumu gösteriyor sanırım. O kapağı açmasını bilmek lazım. Eğer biri açmayı başarırsa, pırıl-pırıl, güvenli, değerli bir mekana demir atmış olacaktır.

Uzun ömürlü bir arkadaşlığın başlangıcı olacaktır. İçimde kocaman bir sevgi var…
Zeynep Çetin

Benim kalbim kırmızı bir kutudan ibaret. Kutunun üzerindeki bir sürü küçük kalplerden oluşan puanlı, çizgili, renkli ve üstünde renklerden oluşuyor.

Büyük kalp kutusu bensem, üzerindeki diğer kalpçikler sevdiklerimdir. Hayatımda bugüne kadar o kadar çok insan tanıdım ki, onlar bana güzel kalplerini bıraktılar. Yeni güzel kalpler tanısam da, bana verilen kalplerden iyilikler aldığımı ve onlardan çok şey öğrendiğimi düşünüyorum. Hayat, birbirimizden aldığımız sevgilerle beslenmiyor mu?

Kezban Karabulut

Evet, karelerim ve noktalarım var düşüncelerimde, olumsuzluklar, bir o kadar da olumlu şeyler. Onu hayat gibi elime alıp dokunduğumda yumuşacık ruhumu okşuyor. Bu benim kalbim. Sevgi dolu. Tam ortasında, yeşil yaprakların arasında kırmızı çilekler toplarım diyorum. Yumuşak ve dayanıklı gözlerim dolu dolu olduğunda kalbime tekrar bir yumuşaklık gelir. Yeşiller pırıldar, kırmızı çilekler yetişir. Hani pamuğun üzerine yağmur yağdığında yapış yapış olur ya, sonra kuruyunca tekrar kabarmaya başlar, sonra güzel bir biçim alır. Hayat da öyle değil mi?

DSC_0188

 

Sevda Su

Bu taş kalbi seçtiğim an, yanımdaki arkadaşların “sen neden bunu seçiyorsun, bu sana hiç uymuyor” demesiyle tam da bunu seçtim.

Benimle ilk karşılaşanlardan,  “ay sen aslında hiç gözüktüğün gibi değilmişsin. Ne kadar yufka bir yürek taşıyormuşsun. İnsan sevgisiyle doluymuşsun vb.” sözleri defalarca duymuşumdur.

Seçtiğim taşın üzerinde, dikkatle bakıldığında kırmızı, canlı bir kalbin olduğu belli olur. Yaşanmışlıkların verdiği duruşum ve bazılarının dile getirdiği “az gülen yüzümün” altında, aslında ne kadar sevgi dolu, belki de sevgiye muhtaç bir kalp taşımak…

 

Saniye Köse

Kalbime ayna tutduğumda altın gibi, aynı zamanda katı ve sert olabiliyorum. Otoriter ama onun altında pozitif bir ışık ve umut hep var. Kah üzgün, kah kederli, kah eğlenceli ve renkli. Bir gökkuşağı gibi aynı. Mesafeli ve kırılgan. Ancak dostlarından hiç bir zaman yardım elini çekmeyen, iyi ve kötü günlerinde onlara destek olan. Kırılınca da, affetse bile güvenmeyen bir kalp. O benim, benim gözümle…
Fatma Saraç

Ben içi-dışı bir olan, herkese çabuk inanan, karşımdaki kişileri kendim gibi gören, insanlara çok değer veren, yalandan nefret eden, mücadeleci biriyim. Çok güçlü bir kişiliğim var. Sözümde dururum. Kendimi bazı yerlerde ifade edemem. Çocukluktan beri yaşadıklarım beni alıngan, merhametli, ince düşünceli, fedakar, karşılık beklemeyen biri yaptı. Kini ve nefreti sevmem. Hassas ve kırılganım. Çalışkan ve becerikliyim. Arkadaşlarla, sosyal ilişkilerim iyidir. Her türlü zorluğa karşı ayakta duran biriyim. Üretkenim.

 

Bu belgesel filminin derdi ne?

Belgesel Film Çalışma Grubu’nun 14 Aralik Pazar günü yapılan atölye çalışması yine büyük bir katılımla ve verimli bir tartışma ortamında gerçekleşti.

Toplantının ilk bölümünde Çiğdem, yeni katılan kadın arkadaşlar için “Bibliothek der Alten” müze projesi hakkında genel bilgiler verdi ve ilk atölye çalışmasında ele aldığımız konuları, yapmayı planladıklarımızı ve tartışmaları kısaca özetledi.

 

DSC_0112

Daha sonra ilk atölye çalışmasında ele aldığımız sözlü tarih yöntemi çerçevesinde proje geliştirme sürecine dair teorik bilgiler verdi.

Bugünkü atölye çalışmasına hazırlık olarak daha önce dağıtılan sözlü tarih metinleri üzerine çalışıldı. Önce metinden kesitler okundu ve içeriği tartışıldı. Daha sonra metindeki hipotez, anlamlandırma ve örnekler üzerinden sözlü tarih görüşmelerinin nasıl çalışıldığı ele alındı. Metnin herkes tarafından okunmamış olması nedeniyle, daha detaylı ve verimli bir tartışma ortamı yaratılması için bu bölüm 4 Ocak Pazar günü yapılacak çalışma grubu toplantısına ertelendi. Çalışmaya Çiğdem’in hazırladığı “Proje nasıl geliştirilir?” çalışma kağıtlarıyla devam edildi ve ne anlatmak istiyoruz, kime anlatmak istiyoruz, nasıl anlatmak istiyoruz sorularına yanıt arandı.

DSC_0125

 

 

Bu üç ana başlık altında kadın arkadaşların çok yönlü ve zengin önerileri kendileri tarafından okundu ve bir kağıtta bir araya getirildi. Bu noktada ele aldığımız ilk noktalardan biri hipotezlerimiz oldu. Yani bizim derdimiz ne? Biz bu belgeseli niye hazırlıyoruz? İkinci önemli konu ise belgeselde yer vermek istediğimiz temalardı. Göçmen Kadınlar Birliği’ne dair anlatmak istediklerimizi hangi başlıklar altında gruplayabiliriz?

 

 

DSC_0117

Toplantının ikinci oturumunda bütün hipotez ve temaların bir arada yazıldığı kağıdın çevresinde toplanan kadınlar belgesel filmin derdini belirlemeye çalıştılar. Canlı bir tartışma ortamına rağmen çok fazla fikir arasında bir sonuca varılamadığı için temaların belirlenmesi de 4 Ocak Pazar günü yapılacak toplantıya ertelendi. Bu toplantıya hazırlık olması açısından Çiğdem, tartışmada öne çıkan bütün fikirleri bir araya getirerek bir blog yazısı yazacak.

Kadın okur ve yazarsa

DSC_0083

Öykü Kitabı Çalışma Grubu ilk toplantısına Çiğdem Artan’ın yaratıcı yazarlığın ne olduğuna ilişkin sunumuyla başladı. Kurmacanın türleri olan şiir, roman, öykü, deneme ve biyografinin üzerine konuşuldu ve yaratıcılığı boğan faktörlerin üzerinde duruldu. Daha sonra kurmacanın unsurları (hikaye, olay, olay örgüsü, karakterler, zaman, mekan, bakış açısı, betimlemeler ve diyaloglar) ve öyküdeki işlevleri ele alındı. Dili bilmenin ve kullanmanın, düşünceyi geliştirdiği söylendi. Dili bilmek için okumanın önemi üzerinde duruldu. Yazmaya başlamadan önce, “neden yazmak istiyorum”, “ne yazmak istiyorum” ve “yazdıklarımı kimin okumasını istiyorum” soruları soruldu.

DSC_0069

Okuma alışkanlıklarımız üzerine yaptığımız sohbette, okumanın ve kitabın yaşamımızda tuttuğu role değinildi. Kadın arkadaşların yaptığı konuşmalardan ortaya çıkan çocukluğumuzdan beri ebeveynlerimizden duyduğumuz “kız, okusa ne olur”, “kitabı bırak, elişi yap”, “dersine çalış, bırak bakayım o kitabı şimdi” gibi uyarıların kadınların okuma alışkanlığı edinmesini zorlaştırdığı söylendi. “Kitabın yasaklı olduğu, kitap okuduğu için insanların cezaevlerine düştüğü, kitapların yakıldığı, saklandığı bir ülkeden gelmenin de iyi bir okur olmayı zorlaştırdığı açık” denildi. Bazı kadın arkadaşlar, ağaç oyuğuna saklanan kitapların kendilerinde kışkırtıcı bir rol oynadığını söyledi. Bazı arkadaşlarımız anne olduktan sonra ev işi, çocuk bakımı ve bunun yanı sıra dışarıda çalışmanın kendilerini çok yorduğunu ve okumanın lüks haline geldiğini dile getirdi.

DSC_0099

 

Yazma alışkanlıklarını ele aldığımız bölümde, yazdığımız mektuplar, şiirler, hikayeler üzerine konuşuldu. Yazma deneyimlerimizin sınırlı olmasına rağmen, yazmaya büyük bir heves duyduğumuz, çünkü anlatacak hikayelerimizin çok olduğu netleşti.

Atölye çalışmasında, bir grup resimden kendilerine ilham veren bir görseli seçen kadın arkadaşlar yazma deneyimine giriştiler. Arkadaşların ellerinde kalem yazdıkları ilk denemeleri, seçtikleri görselle birlikte, aşağıda sunuyoruz. Denemeleri okuduk ve alkışladık. Bunlar ilk denemelerimizdi. Daha güzelleri mutlaka gelecektir.

—–

DSC_0109

Kış Geceleri, Leyla Çakır

Soğuk kış geceleri, annem önce sobanın üzerinde güğümle su kaynatır bize sırayla banyo yaptırır, temiz elbiselerimizi giydirir, “hadi şimdi uslu uslu oturun, ben çamaşır yıkamaya gidiyorum” derdi.

Tek başına bakır leğenlerde saatlerce çamaşır yıkar, yıkadıklarını çamaşır iplerine asar gelirdi. Hiç üşüdüğünü fark etmezdik ya da o hissettirmezdi. Okul kıyafetlerimiz tertemizdi. Siyah önlük tertemiz, beyaz yakalıklar kolalıydı. Ertesi sabah öğretmenimiz bizi temizlik saatinde herkese örnek öğrenci diye gösterdiğinde gururlanırdık da, annemin neler yaşadığını fark etmezdik.

Yıllar sonra annemi bir gün kar yağarken, karda gezmek ne zevkli olur, diye gezmeye götürmek istedik. İstemedi. “Hayır ben karı sevmiyorum, soğuktan çok çektim” dediğinde, ilk defa karın soğukluğunu hissettim ve üşüdüm.

DSC_0103

 

Yalnızlığımız, Serpil Yahyaoğlu

Bu resimde, şu anki kadınların, bizlerin koşturması, zamansızlığımız, “aaah” deyip, her şeyi bırakıp, şöyle ayaklarımızı uzatıp hiç düşünmeden dinlenebilmek…

En yakınlarımıza, en değer verdiklerimize koşuşturmadan zaman ayıramamak, hayatı paylaşamamak, ne bileyim beni çok huzursuz ediyor. Ne kadar çok insan var çevremizde. Çevremizdeki insanları ne kadar tanıyoruz. Ne kadar, ne istediklerini biliyoruz…Bu resim ben de çokluk içerisindeki yalnızlaşmayı anlatıyor nedense…

Hep bir koşturmaca. Bir bakıyorsun sabah kalkmışız. Bir bakıyorsun hava kararmış. Bir bakıyorsun bir yıl daha geçmiş. Sanki gözünü açmış kapatmışsın, o kadar. Kafamız hep dolu. Sanki bir kuklayız. İpler birilerinin elinde. Bazen de böyle hissediyorum. Haa şimdi fark ettim. Resimdeki kadın bile ayaklarını rahat uzatamamış. Sanki kafasında yapacağı bir sürü iş var da kısa bir kahve molası vermiş, kalkmaya hazır vaziyette. Neden bu kadar yükümüz var. Oysaki bizler özgürleşmeyi en çok isteyen kadınlar neden hayatımız kendi ellerimizde değil?

 

DSC_0110

 

Kadın olmak, Zuhal Ballı

Kadın olmak bize doğanın verdiği en güzel bir hediye. Doğa kadar cömert, yaratıcı, doğurgan, seksi ve hayatın kendisi… Kadınsız hayat olmaz. Mümkün değil. Hayatın her şeklinde, her yerinde O var.

Onsuz bir hayat oksijensiz bir dünya benim için. Hayattaki güç kaynağı ve yaşama sevinci. Kendi başına birey, anne, abla, arkadaş, nine, toprak kadar cömert ve üretken. İstediğinde hayatı şen eden, üzüldüğünde deli rüzgar gibi hayatı karartan, varlığıyla istediğinde bütün cömertliğiyle, üretkenliğiyle hayata anlam veren bir varlık. Kendi gücünün farkına vardığında, gücünün karşısında kimsenin duramayacağı ama zayıfsa başına gelmeyen kalmayacağı, çok narin, kırılgan, o kadar da güzel… İnsan.

 

DSC_0106

 

Kaybolmuş benlik, Esma Uran

Soğuk sisli bir kış günü, sanki gerçek olmayan bir dünyayı yansıtıyor. İçeride miyim, dışarıda mıyım yoksa hala rüya mı görüyorum, tüm duygular birbirine karışıyor.

Uzaklara bakamamak, var olan her şeyin sisler içerisinde yok olması bende de, kaybolmuşluk duygusu yaratıyor. Bu duygu bende her zaman korku ve paniğe zemin hazırlamıştır.

Belki gözlerimin aşırı miyopluğu ve uzakları, tüm kontürleri net görememenin yarattığı bir ruh hali. Tüm bu duyguların verdiği sıkıntı ve hapis olmuşluk paniğiyle, kapıyı açarak kendimi dışarı atıyorum. Soğuk ve nemli havanın yüzüme vurmasıyla ve burnuma gelen o tanıdık, o yüklü duman kokularıyla kendime geliyorum.

 

DSC_0108

 

Hayaller, Betül Karabulut

Bu resim bende yaşadığım şehri anımsattı. İçimde bir sıcaklık uyandırdı. Beni oralara götürdü. Akşam üstü balığa çıkmış bir balıkçı. Deniz durgun. Güneş batmak üzere. Hava rüzgarsız. Sessiz ve sakin.

 

DSC_0107

 

Gelinlik, Elif Durmaz

Almanya’ya ilk gelişimi hatırladım. Kendi düğünümdeyim. Bu ülkenin yabancısıyım. Ve insanlar bana yabancı. Yalnızım. Kendi düğünümde, sanki bir başkasının düğününde gibiyim. Farklı bir kültür. Farklı bir ülke. Neden buradayım diye sormuştum kendime. Resimdeki gelin ve damat, bana 17 yıl boyunca, inişleri ve çıkışlarıyla, o zorlu süreci, Almanya’ya ilk gelişimi anımsatıyor bana.

 

DSC_0105

 

Kimlik korkusu, Sidar Arslan

Bu demir tel bana, kısıtlanmış özgürlükleri hatırlatıyor. Dersim’de boş bir araziyi anımsatıyor. Telin öbür yanında Jandarma Karakolu vardı.

Bu teli geçmenin tehlikeli olacağını söylemişti kuzenim. Neden diye sorduğumda, “çünkü biz Kürtüz” demişti. Küçüklüğümden beri Kürt’lüğün ne olduğunu, kimliğimizin neden baskı altında olduğunu bir türlü anlayamıyordum. Bir gün babama sordum, “yapılanlar eşekliktir kızım, boş ver…” demişti.

DSC_0104

 

Özgürlükler yok, Sevda Su

Resim demirlerle sınırlanmış. Kadınların susturulması, renklerini ve kimliklerini ifade edememeleri, seslerinin susturulması, özgürlerin yok edilmesi, toplumsal dışlanmışlıkları, maalesef bazen hem cinsleri tarafından da. Kadınlar yalnız değildir. Kadınlar, o demirleri, sınırları konuşarak ve mücadele ederek, el ele vererek aşabilirler.

 

DSC_0102

 

Toplumun yoksul yüzü, Zehra Ayyıldız

Seçtiğim resim, toplumun sınıflara bölünmüşlüğünün bir göstergesi. Zenginler ve fakirler. Resimdeki kız, fakirler kategorisinden ve en alttaki sınıf grubunu gösteriyor. Zayıf insanlara, hastalara, işsizlere, psikolojik sorunu olanlara destek veren yok bu eşitsiz toplumda. Sokakta yatıyor. Çünkü evi yok. Kışın kalın giyinerek ve insanların ona vereceği bir kaç kuruşla yemeğini sağlayarak. Öteki tarafta, yeni arabalar, yeni kıyafetli insanlar, yeni cep telefonları, kısacası bir tüketim çılgınlığı. Toplumdaki eşitsizliği çok güzel anlatıyor bu resim. 
Tesadüfen bir kadın, bir erkek ya da bir çocuk olabilir… Bu sistemin unuttukları.

 

DSC_0101

 

Bu resme baktığımda…, Keziban Ünsal Karabulut

Doğaya olan sevgim yeniden canlandı. Aslında hiç bitmemişti. Her şeyden önce kendinle baş başasın. Doğa sevgisi, hayvan sevgisi. Hayvanları hep severdim ama onlara dokunamazdım. Kızım da benim bu özelliklerimi taşıyor. Benim isteyip de yapamadığım her şeyi kızım yapıyor. Onu çok iyi anlıyorum. Köpeğimiz minicik ve onu çok seviyoruz. Artık hayvanlara dokunamama duygum da geçti. Bazen korkularımızın üzerine gitmeliyiz diye düşünüyorum. 
Denizin güzelliğinde ruhum okşanıyor. Okuyarak ve yazarak ufkumun daha geniş olacağına inanıyorum. Bu resme baktığımda hayatımın ne kadar kısıtlanmış olduğunu anladım. Ben özgürlük istiyorum.