Her bir yağmur damlasının da hikâyesi var mıdır?

Yaz tatili öncesi düzenlen son yazı atölyesinde kadınlar yine bir araya geldiler ve düz yazının farklı türleri üzerinde birlikte çalışmaya devam ettiler.  Kadınlar, yazdıkları metinleri yine yüksek sesle okuyup kolektif bir çalışmayla, kendi deneyimleri üzerinden, tartıştılar.

IMG_0105
Yazı atölye çalışmasında kadınlar, ırkçılık, işçi hakları, Almanya’ya uyumluluk, kadın hakları, özlemler, GKB’nin hayatlarındaki rolü vb. konularında yazmaya ve birlikte düşünmeye devam ettiler. Bu bağlamda metinlerin sadece edebi tür tanımları çerçevesinde biçimsel değil, aynı zamanda içerik olarak da tartışılması, düzenlenen yazı atölyelerinin GKB çalışmalarını nasıl zenginleştirdiğini gösteriyor.

Örneğin, işçi hakları üzerine yazan Elif’in otobiyografik öyküsünde ele aldığı grev hikâyesi, kadınların kendi yaşadıkları benzer durumları hatırlamalarına aracı oldu. Bu vesileyle hem fabrikalardaki grev hakları, sendikalar vb. başlıklar yazı atölyesinde gündeme geldi hem de Elif’e öyküsünde kullanabileceği bazı kişisel deneyim aktarımları oldu. Elif’in yazı dilinin sadeliği ve öykünün girişinde ağırlıklı olarak yer verdiği betimlemeler kadınlar tarafından oldukça beğenildi. Hikâyenin geçtiği yer, fabrikada çalışılan bölüm, grev örgütlemeye doğru giden süreci başlatan asıl kıvılcım vb. metinde çok net anlaşılmayan noktalar da yine kadınlar tarafından vurgulandı.

“Cam kenarına oturdu. Bir yandan dışarıyı izliyor, bir yandan da arkadaşıyla sohbet ediyordu. Cama vuran yağmur damlalarını fark etti. Yağmur başladı, baksana, dedi arkadaşına ve camdaki her yağmur damlasının nasıl da süzülerek kaybolduğunu izledi. Acaba, diye geçirdi kafasından, her bir damlanın da hikâyesi var mıdır?” — Elif

IMG_0107

Kadınların yazdıkları arasında uzun uzun tartışmaya neden olan bir diğer metni de Selma kaleme almıştı. Uzmanlığı engelli eğitmenliği olan ve şu an anaokulu öğretmenliği yapan Selma, gündelik hayatta karşılaştığı, çocuklar ve ailelerde gözlemlediği uyum problemlerine odaklanıyor. Her daim devlet politikası olarak tartışılan uyum yasalarını ve entegrasyon çalışmalarını bir kenara bırakarak şu soruyu soruyor: Yabancı kökenli insanlar yaşadıkları ülkeye ne kadar uyum sağlamak istiyor? Bu bağlamda gündelik yaşamda “uyumsuzluklarla” ilgili sıklıkla kullanılan “klişe bahaneleri” bir araya getiren Selma, özellikle yabancı kökenlilerin neden Almanca öğrenmesi gerektiğinin üzerinde duruyor.

Çocuğumuz yaramazlık yapınca, bak seni Alman komşuya veririm, diye tehdit edersek; Almanların çok gereksiz kuralları var, her şeyin zaman ve kuralla sınırlamışlar ve hepsi çok sıkıcı; bizim örf ve adetlerimiz daha güzel; dilleri kaba gibi klişe laflar ve bahaneler uydurmak durduk yere güç kavgası oluşturmakta ve bizlerin içinde yaşadığımız topluma uyumunu zorlaştırmakta.
Hangi yaşta olursak olalım, içinde yaşadığımız toplumun dilini öğrenmemiz gerekiyor. En önce dili öğrenerek kendi yaşantımızı zenginleştiririz. Her yönden daha iyi iş imkanı, yasaları tanıma ve haklarının bilincinde olma, daha fazla insanla arkadaşlık edebilme özgürlüğü kazanırız. 40-50 yıldır Almanya’da yaşayan kadınlar tanıyorum, her biri en az 3-4 çocuk büyütmüş ve öğrendikleri kelime sayısı 50’yi geçmiyor. — Selma

0 cevaplar

Cevapla

Tartışmaya katılmak ister misiniz?
Katkı yapmaktan çekinmeyiniz!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir