Hüznün Rengi

IMG_3686
Hüznün Rengi

Eylül sabahı tülden örtüsüne bürünmüş yine,
havada sonbaharın kokusu…
Göç eden kuşların çığlığında
uzak yazların sevinci…
Güneşin bütün görkemiyle sisleri yırtan kızıllığında umut, sevda, sıcak günlere özlem…
Eylül’ün binbir rengi bütün hüznüyle ruhumu sararken,
nedendir bilmem,
aklım hâlâ Temmuz’da kaldı…

28.09.2017, Esma Uran

Yazmaya henüz başladık

Frankfurt Göçmen Kadınlar Birliği’nin yeni dönem çalışmalarının ilk ve kısa yazılar kitabının son atölye çalışmasını, geçtiğimiz hafta sonu, 16 Eylül Cumartesi günü yaptık.

20170916-2

Atölye çalışmasında, üç yıla yayılan çalışmaların ardından tamamladığımız kitabı ve proje sürecini değerlendirdik. Metinlerin son hallerinin bir araya getirilmesiyle oluşturulan son taslak kopyayı bütün kadınlar atölye öncesi okumuştu. Atölye günü, önce kendi yazma deneyimlerinden bahsettiler ve daha sonra, birbirlerinin yazılarını yorumladılar.

20170916-3

20170916-4

Yazma sürecinde, daha çok kitap okuma ihtiyacının ortaklaşan bir konu olduğu görüldü. Kadınlar, yazmaya başladıklarında hem daha çok kitap okumaya başlamışlar hem de daha önce okudukları kitaplara yeniden dönüp bakmışlar. Özellikle, betimlemelere ve diyaloglara dair örnekleri incelemişler.

20170916-1

20170916-5
İlk sözü alan Leyla, kadınların içindeki zenginliği dile getirerek tartışmayı açtı: “Bize kimse şu bardağı alın anlatın, demedi. Herkes kendisi yazdı öykülerini. Gerçekten, insanlardaki o birikimi de fark ediyorsunuz.” Leyla’nın dikkat çektiği bir diğer konu, kaleme aldığı öyküyü geliştirmek üzere çalışırken, uzun yazdığında anlatıdaki duygunun kaybolduğunu fark etmesiydi. Türkçe yazarken yaşadığı kelime sıkıntısından bahseden Zehra, bu eksikliğinin betimlemelerine yansıdığını düşünüyordu. Esma, yazarken değil ama yazının sonunda, bitirirken, çok zorlandığını söyledi. Hikâyesinin politik içeriği oldukça beğenilen Elif, projenin başında yazabileceğini hiç düşünmediğini, ancak yazmaya başladığında daha sayfalarca anlatabileceğini fark ettiğini dile getirdi. Selma, diğer kadınlardan dinlediği ve kendisinin de benzerini yaşadığı yazma sürecini travma çalışmalarına benzetti. Ele alınan her konunun bir toplumsal travmayı işaret ettiğinden ve aslında yazmanın, geçmişle hesaplaşma anlamında bir terapi olabileceğinden söz etti. Yazı yazmaktan çok keyif aldığını vurgulayarak söze başlayan Zahide, yazma deneyiminin oldukça subjektif olduğunu belirterek, kaleme aldığı kurmaca öyküyle aynı konuyu işleyen politik bir makale arasındaki farkın tam da bu noktada bulunduğunun altını çizdi. Türkiye’den Almanya’ya göç eden annesinin, henüz aynı dili konuşamadığı zamanlarda babasıyla tanışmasını kaleme alan Funda, yazma sürecinin hem kendisi hem de ailesi için ne kadar duygusal geçtiğini anlattı. Metnini önce ilk dili olan Almanca yazıp daha sonra Türkçe’ye çeviren Funda, çeviride o duygunun kaybolmasından dertliydi. Bu da bizi, atölyenin sonunda, yazıların çevirisini, kapak tasarımını ve en önemlisi de kitabın ismini tartışmaya yöneltti.

20170916-7

20170916-6

Atölye çalışmasında önerilen kitap isimlerinden hiçbiri tam olarak içindeki kısa yazıları tanımlamaya yetmiyordu. Akıllara ilk gelen başlık önerileri ya fazla romantik ya da çok sık kullanıldığı için klişe bulundu. Başlıkta göçmen-kadın-deneyim vb. ifadelerin yer almamasına özellikle vurgu yapan kadınlar, hem isim hem de yayın konusunda aceleci davranmamaya karar verdiler.

Kitapta, Medine Aydınlık, Elif Durmaz, Esma Uran, Leyla Kiraz Çakır, Selma Geren Çiçek, Susanne Funda Schäferr, Zahide Yentür ve Zehra Ayyıldız’ın, düz yazının farklı ve bazen iç içe geçen türlerinde kaleme aldıkları metinler yer alıyor. Hiçbir konu paylaşımı olmadan, kadınların her biri, farklı bir toplumsal tartışmaya odaklan yazılar ortaya çıkardılar: Türkiye’de öteki olmak, grev hakkı, namus kavramı, uyum ve uyumsuzluk tartışması, farklı dillerin aşk hikâyesi, müslüman cemaatte diğer kadın olmak ve Almanya’da ırkçı saldırılar.

20170916-8

Yoğun geçen yaratıcı yazarlık atölye çalışmalarının ardından, kısa yazılar kitap projesini tamamlamanın neşesini taşıyoruz. Hafta sonu programlarından, aileleri ve arkadaşlarıyla geçirecekleri vakitlerinden ve hatta yaz tatillerinden zaman arttırarak projeye katılan, hem kendi yazdıklarını hem de diğer kadınların metinlerini ilgiyle tartışan, yapılan yorumlar doğrultusunda—yılmadan—metinleri tekrar tekrar yazan bütün Frankfurt GKB yazarlarına, atölye yürütücüsü olarak, gönülden teşekkürü bir borç bilirim. Onların ilgisi, yazma isteği ve azmi olmadan atölye çalışmalarının hedefine uygun tamamlanması mümkün olmazdı. Hem bu kitabın yazarlarının yeni metinleri hem de proje teslim tarihine yetişemeyip henüz taslak halinde olan ve ileride yapmayı planladığımız atölyelerle tamamlamayı arzuladığımız yazılar için de şimdiden heyecanlıyız. Anlatacak çok hikâyemiz var ve yazmaya henüz başladık.

Hat jeder Regentropfen seine eigene Geschichte?

In der letzten Schreibwerkstatt vor den Sommerferien sind die Frauen wieder zusammengekommen und haben verschiedene Schreibstile ausprobiert.

Die geschriebenen Texte wurden laut in der Gruppe vorgelesen. Daraufhin wurde gemeinsam über das Vorgelesene diskutiert. Des Weiteren wurden gegenseitig Erfahrungen ausgetauscht.

In diesem Workshop wird über die Rolle der Frauen, Rassismus, Arbeitnehmerinnenrechte, Frauenrechte, Sehnsüchte und Integration in Deutschland gesprochen. Zusätzlich wurde rege darüber diskutiert, welche Rolle der Frauenverband in ihrem Leben einnimmt. Diese Themen wurden auch in ihren Geschichten wiedergegeben.
In diesem Sinne wird in den Workshops nicht nur die stilistischen Aspekte, sondern auch die inhaltliche Diskussion gefördert, was die Arbeit noch umfangreicher macht und somit eine Bereicherung ist.

Zum Beispiel hat die autobiografische Geschichte von Elif, welche den Streik behandelt, den sie selbst erlebt hat, dazu geführt, dass die Frauen sich an Erlebnisse aus ihrem eigenen Leben erinnert haben. Auf diese Weise wurde das Thema Streik und Gewerkschaft besprochen und auch persönliche Erfahrungen von den Frauen geteilt.
IMG_0107

„Sie hat sich ans Fenster gesetzt. Während sie aus dem Fenster schaut und sich mit ihren Kolleginnen unterhielt. Sie bemerkt die Regentropfen, die ans Fenster klopfen. Es hat angefangen zu regnen, sagt sie zu ihrer Kollegin und beobachtet, wie die Regentropfen das Fensterglas hinab rutschen und sich auflösen. Dabei fragt sie sich, ob jeder Regentropfen seine eigene Geschichte hat“ – Elif

Der einfache Schreibstil und die Schwerpunkte der Beschreibungen am Anfange haben den Frauen gefallen. Der Ort der Handlung, die Fabrik, der eigentliche Streikgrund und andere Dinge, die in der Handlung nicht so klar dargestellt wurden, haben die Frauen angemerkt.

Zu langen Diskussionen führten auch die Texte von Selma.
Als Sonderpädagogin und als derzeit tätige Erzieherin in einem Kindergarten, hat sie ihre Beobachtungen auf die Problematik der Integration der Kinder und deren Eltern fokussiert.
Hierbei ließ sie die Integrationspolitik der Regierung beiseite und stellt diese Frage:
Wieweit wollen die MigrantInnen sich hier integrieren?
In diesem Kontext brachte Selma die Klischees der oft verwendeten Argumente hervor. Insbesondere betonte Selma das Erlernen der deutschen Sprache als elementar wichtig.

Sie gab einige Beispiele von den Vorurteilen der Türkeistämmigen in Deutschland wieder:
„Die Deutschen haben zu viele Regeln, alles ist diszipliniert, sie sind nicht locker, sie sind langweilig; unsere Bräuche und Gepflogenheiten sind besser…“

IMG_0126
Egal in welchem Alter wir sind, wir müssen die Sprache der Gesellschaft lernen, in der wir leben. Die Sprache zu lernen, bereichert unser Leben. Es ermöglicht vor allem, eine bessere Arbeit zu bekommen, die Gesetze und die eigenen Rechte zu kennen und auch in der Lage zu sein, soziale Kontakte zu schließen.

„Ich kenne viele Frauen, die seit 40-50 Jahren in Deutschland sind, 3-4 Kinder groß gezogen haben und gerade 50 deutsche Wörter kennen“

Her bir yağmur damlasının da hikâyesi var mıdır?

Yaz tatili öncesi düzenlen son yazı atölyesinde kadınlar yine bir araya geldiler ve düz yazının farklı türleri üzerinde birlikte çalışmaya devam ettiler.  Kadınlar, yazdıkları metinleri yine yüksek sesle okuyup kolektif bir çalışmayla, kendi deneyimleri üzerinden, tartıştılar.

IMG_0105
Yazı atölye çalışmasında kadınlar, ırkçılık, işçi hakları, Almanya’ya uyumluluk, kadın hakları, özlemler, GKB’nin hayatlarındaki rolü vb. konularında yazmaya ve birlikte düşünmeye devam ettiler. Bu bağlamda metinlerin sadece edebi tür tanımları çerçevesinde biçimsel değil, aynı zamanda içerik olarak da tartışılması, düzenlenen yazı atölyelerinin GKB çalışmalarını nasıl zenginleştirdiğini gösteriyor.

Örneğin, işçi hakları üzerine yazan Elif’in otobiyografik öyküsünde ele aldığı grev hikâyesi, kadınların kendi yaşadıkları benzer durumları hatırlamalarına aracı oldu. Bu vesileyle hem fabrikalardaki grev hakları, sendikalar vb. başlıklar yazı atölyesinde gündeme geldi hem de Elif’e öyküsünde kullanabileceği bazı kişisel deneyim aktarımları oldu. Elif’in yazı dilinin sadeliği ve öykünün girişinde ağırlıklı olarak yer verdiği betimlemeler kadınlar tarafından oldukça beğenildi. Hikâyenin geçtiği yer, fabrikada çalışılan bölüm, grev örgütlemeye doğru giden süreci başlatan asıl kıvılcım vb. metinde çok net anlaşılmayan noktalar da yine kadınlar tarafından vurgulandı.

“Cam kenarına oturdu. Bir yandan dışarıyı izliyor, bir yandan da arkadaşıyla sohbet ediyordu. Cama vuran yağmur damlalarını fark etti. Yağmur başladı, baksana, dedi arkadaşına ve camdaki her yağmur damlasının nasıl da süzülerek kaybolduğunu izledi. Acaba, diye geçirdi kafasından, her bir damlanın da hikâyesi var mıdır?” — Elif

IMG_0107

Kadınların yazdıkları arasında uzun uzun tartışmaya neden olan bir diğer metni de Selma kaleme almıştı. Uzmanlığı engelli eğitmenliği olan ve şu an anaokulu öğretmenliği yapan Selma, gündelik hayatta karşılaştığı, çocuklar ve ailelerde gözlemlediği uyum problemlerine odaklanıyor. Her daim devlet politikası olarak tartışılan uyum yasalarını ve entegrasyon çalışmalarını bir kenara bırakarak şu soruyu soruyor: Yabancı kökenli insanlar yaşadıkları ülkeye ne kadar uyum sağlamak istiyor? Bu bağlamda gündelik yaşamda “uyumsuzluklarla” ilgili sıklıkla kullanılan “klişe bahaneleri” bir araya getiren Selma, özellikle yabancı kökenlilerin neden Almanca öğrenmesi gerektiğinin üzerinde duruyor.

Çocuğumuz yaramazlık yapınca, bak seni Alman komşuya veririm, diye tehdit edersek; Almanların çok gereksiz kuralları var, her şeyin zaman ve kuralla sınırlamışlar ve hepsi çok sıkıcı; bizim örf ve adetlerimiz daha güzel; dilleri kaba gibi klişe laflar ve bahaneler uydurmak durduk yere güç kavgası oluşturmakta ve bizlerin içinde yaşadığımız topluma uyumunu zorlaştırmakta.
Hangi yaşta olursak olalım, içinde yaşadığımız toplumun dilini öğrenmemiz gerekiyor. En önce dili öğrenerek kendi yaşantımızı zenginleştiririz. Her yönden daha iyi iş imkanı, yasaları tanıma ve haklarının bilincinde olma, daha fazla insanla arkadaşlık edebilme özgürlüğü kazanırız. 40-50 yıldır Almanya’da yaşayan kadınlar tanıyorum, her biri en az 3-4 çocuk büyütmüş ve öğrendikleri kelime sayısı 50’yi geçmiyor. — Selma

Çıkarın Kâğıt Kalemi, Hikâyelerimizi Yazıyoruz

Çeşitli sebeplerle bir süre ara vermek zorunda kaldığımız BdA119 projesinin atölye çalışmalarına geçtiğimiz hafta sonu yeniden başladık. 22-23 Nisan tarihlerinde Frankfurtlu göçmen kadınlarla bir araya gelerek hazırlayacağımız kısa öyküler kitabı üzerine çalıştık.

Foto-2

BdA119 projesini hazırlamaya başladığımız ilk dönemlerde yapılan yaratıcı yazarlık çalışmalarında, öykü nedir, hikâye ögelerini neler oluşturur, mekân tasviri nasıl yapılır vb. konular üzerinde durmuş ve farklı yazarların metinleri üzerinde bu noktaları tartışmıştık. Kadınlar, bu dönemde yaptığımız atölye çalışmalarının ikinci yarısında yer alan kısa yazı çalışmaları sayesinde “ben asla yazamam, ne yazacağımı bilmiyorum, bende o yetenek yok” gibi çekincelerini ve korkularını geride bırakmışlardı. Ancak gelinen noktada, kadınların hepsinin kurmaca bir öykü yazmak istemediğini gördük. Düz yazının başka türleri olduğu için de biçim olarak öyküde ısrarcı olmaktan vazgeçtik. Böylelikle, geçtiğimiz hafta yaptığımız atölyede farklı edebi türleri ele aldık, öykü, şiir, deneme, makale, anı, gezi yazısı, biyografi, oto biyografi vs.’nin biçim olarak birbirlerinden nasıl ayrıldığını konuştuk.

Anlatılmak istenilen konular ve onun nasıl yazılabileceği uzun zamandır düşünüldüğü için, bu iki günlük atölyede herhangi bir kısa yazı çalışması yapmadık. Kadınlar doğrudan kendi anlatmak istedikleri hikâyeleri yazmaya başladılar. Atölyenin sonunda herkes sırayla yazdıklarını okudu. Hep birlikte hem ele alınan konuyu tartıştık hem de yazarın onu nasıl geliştirebileceğini. Ayrıca, yaklaşık 15-20 kadının katıldığı atölye çalışmalarında öne çıkan hikâye fikirlerinin çeşitliliği bizi epey mutlu etti. Henüz kesinleşmemekle birlikte, şimdilik üzerinde çalışılan konulardan bazılarını büyük bir heyecanla paylaşabiliriz.

Foto-5

Foto-7

Örneğin Zehra, ırkçılıkla ilgili bir öykü yazmayı hedefliyor. 1992 yılında ailesiyle birlikte maruz kaldığı bir ev saldırısını anlatacak. Bunun için olayı yaşayan diğer aile fertlerinin hafızalarından da yararlanmayı düşünmüş ve onlarla kısa görüşmeler yaparak notlar çıkarmış. Atölye çalışmasında öykünün girişini yazmaya başladı. Sonra da kadınlarla hikâyenin detaylarını paylaşarak, kurmaca anlatıda hangi kısımları nasıl ele alması gerektiği üzerine derinlikli bir fikir alışverişi yapıldı. Kadınlar, Zehra’nın karakterlerden birini tanıtırken kullandığı “pamuk prenses gibiydi” benzetmesine özellikle itiraz ettiler. Tabii bu itiraz, kadınların edebi metinlerde nasıl temsil edildiğine dair başka bir tartışmayı da beraberinde getirdi.

Yaratıcı yazarlık atölye çalışmalarına yeni katılan Serpil, Göçmen Kadınlar Birliği’yle gittiği bir geziyi anı şeklinde anlatıyor. İki yıldır yaşadığı Frankfurt’tan ilk kez bu gezi sayesinde dışarı çıkmış. Onun için değerli. Serpil gezi anısını otobüse bindikleri ilk andan başlayarak anlatmış, gezi yapılan yerin yeşilliklerinden, hayvanlarından ve taze süt arama gibi maceralarından bahsetmiş. Kadınlar, ilk önce, bu gezinin bir parçası olan seminerlerden de bahsedilebileceğini vurguladılar. Daha sonra Serpil’in kapanış cümlesine dikkat çekildi; “Buralar geldiğim yerlere benziyor.” Bunun üzerine GKB’nin çalışmalarından bağımsız kişisel bir gezi yazısının nasıl olabileceği konuşuldu. Özellikle neler benziyordu Serpil’in geldiği yere? Bunu, gezi yapılan mekânı biraz daha tasfir ederek ve ona memleketini hatırlatan benzer ögeleri daha fazla açıklayarak anlatmasını önerdiler.

Foto-4

Selma göçmenlerin her daim gündeminde olan uyum/uyumsuzluk çatışması üzerine bir deneme yazmaya başladı. Başlangıç olarak da, Türkiye’den gelen ailelerin Almanya’da doğan çocuklarında görülen Almanca öğrenme zorluklarından yola çıktı. Almanya’nın göç politikalarıyla birlikte, ailelerin çocuklarıyla bu konularda yaptıkları konuşmaların etkisini vurgulayan Selma’ya göre, ailelerin sürekli karşı tarafı suçlayıcı tavırları, çocuklarda, uyum problemlerine dair doğrudan bir kabullenmeye neden olabiliyor. Selma, profesyonel deneyimi ve gözlemleri sonucunda uyum/uyumsuzluk çatışmasını farklı açılardan ele alan bir tartışma açmaya hazırlanıyor.

Bir diğer deneme yazısını da Elif hazırlıyor ve duygularımızın kökeninde hangi düşünce kalıplarının ve/veya yargıların olduğunu tartışıyor. Atölye çalışmasında yazdığı metni çok soyut bir tartışma olarak değerlendiren kadınlar, daha somut olaylar etrafında duyguların ve düşüncelerin örneklendirilmesini önerdiler. Mesela, bir grev kararını desteklemeye ya da ondan çekinmeye bizi iten sebepler nelerdir? Böylelikle Elif bu tartışmayı işçi hakları, örneğin grevler, ve kadınların mücadelesi, örneğin eşit işe eşit olmayan ücretler, çerçevesinde geliştirmeye karar verdi.

Foto-1

Foto-6

Atölye çalışmasının bir diğer yürütücüsü olan Zahide de öyküsünü yazmaya başladı o gün. Yakından gözlemleme şansı bulduğu bir kadının başından geçen bir hikâyeyi anlatıyor. En yalın anlatımla, olay Almanya’da bir cami avlusunda başlıyor, avluda bulunan bir kadının ayakları ojeli ve ojeli kadının imanını sorgulayan bir de imam var. Bu çerçevede öykü, çok kısaca, kadın olmayı ele alıyor. Zahide öyküsünün giriş taslağını okuduktan sonra tartışma iki farklı yönde ilerledi. Zahide önce nasıl bir ön hazırlık yaptığını anlattı. Anlatının çerçevesini çizmiş, hikayenin akışını nokta nokta maddeler halinde not etmişti. Daha sonra her bir maddenin altında, o anlatıyı zenginleştirebilecek daha detaylı notlar yazmıştı. Kadınlar bu yöntemi kendi çalışmalarında nasıl uygulayabileceklerini düşündüler bir süre. Daha sonra da tartışma Zahide’nin ele aldığı kadınlık üzerine yoğunlaştı. Toplumsal cinsiyet rollerinin dağılımındaki kadın-erkek farklılığının altı çizildi. Kadınların ev işlerini kocalarına bırakmamaları eleştirilirken, erkek çocuklarının da daha küçüklükten evdeki görev paylaşımına dahil edilmesinin önemi vurgulandı.

Atölye çalışmasının son örneğinde Leyla, yazacağı öykülere hazırlık olarak şiirler yazdı. Her bir şiir, öykünün içinde yer alacak farklı temaları işaret ediyor. Leyla şiirlerini okuduktan sonra büyük bir sessizlik oldu. Leyla’nın hem dili hem de anlatacağı hikâyelerin tahayyülü bizi heyecanlandırdı.

Akşam yaklaşırken
kente
Büyüdüğüm kerpiç evler
geliyor aklıma

Kurduğumuz yer sofraları
duvarda kara kızın
kırık sazı
Ve
Sevdam
Sevdam
Memleketim geliyor
aklıma.

 

***

Özlem çekilmez
olursa
Bırak orda bitsin
ayrılık
Ellerin boş kalmaz
döndüğünde
Karanfil sakladım
yüreğimde.

***

Küçük bir kızken
kırmızı bir elbisem
olsun isterdim

Kırmızı kat kat ve üzerinde siyah benekleri olan
bir elbise
Bugün yine istiyorum,
bu elbiseyi
Kırmızı olsun
kat kat olsun
Ama siyah benekleri
olmasın.

***

Foto-8

İki günlük çalışmanın sonunda farklı konulara odaklanan ve farklı anlatı biçimleriyle aktarılacak ne çok hikâyemiz olduğunu gördük. Öte yandan, kurmaca öykü yazma zorunluluğundan vazgeçmemizin kadınların kalemini daha özgür kıldığını fark ettik. Ama en önemlisi, her hikâyenin [göçmen] kadın mücadelemizle ilgili yeni bir tartışmayı da beraberinde getirmesiydi.

Yaratıcı yazarlık atölye çalışmalarına ayda iki gün olmak üzere devam edeceğiz. Hedefimiz bu yaz sonuna kadar yazıları tamamlamak. Bunun için takvimimizi oluşturduk bile. Bir de bizim için en kullanışlı iletişim yöntemi olarak proje Whatsapp grubu kurduk. Buradan haftalık okuma parçaları ve bu okumalara dair kısa değerlendirme yazıları paylaşacağız. Tabii bu chat grubunun asıl amacı sıklıkla ihtiyaç duyduğumuz motivasyonu birbirimize sağlamak. Çünkü evet, ya-p/z-abiliriz.

GKB çalışmaları İtalya’da kadın forumunda

Geçtiğimiz haftalarda Roma’ya yaptığım bir gezi sırasında müze çıkışında bir çadırla karşılaştık. O gün de metro çalışanları grevdeydi. Kadınlar bir forum yapmışlar. Nedir diye sorunca öğrendim. Gruptakilere kısaca GKB bahsedince, çalışmalarınızı anlat diye ısrar ettiler.
img_1895
Almanya da öncelikle Göçmen kadınlar olarak ama genel olarak kadın hakları için mücadele ettiğimizi ve kadınların hala daha az ücret aldıklarını, şiddete maruz kaldıklarını, eğitim, iş, meslek olanaklarının daha az olduğu gibi konulara değindim. Ayrıca Avrupa’daki kadınlar olarak sorunlarımızın etnik kökenden bağımsız olarak aynı olduğunu söyledim. Avrupa’daki kadın örgütleri olarak da ortak kampanyalar yapabileceğimizi anlattim. Ve 4.12.2016 da yapılacak emekçilerin haklarını gasp eden yasaya karşı mücadelelerini desteklediğimizi ve selamdığımızı.
img_1896
Ertesi gün onbinlerce insan yürüdü bu yasaya karşı. Bizde ona katildik ailemle. Protesto aynı zamanda Mısırlı işçi, Abd Elsalam Ahmed Eldan’ın grev esnasında kamyonla ezilmesine karşı yapıldı.
Direniş, gittiğimiz her yerde!
img_1897
img_1893

Anahtar kelime ve çağrıştırdıkları

Yaratıcı Yazarlık Atölye’sinde bu kez anahtar kelime tespit edip, bu anahtar kelimenin çağrıştırdığı diğer kelimeler üzerine çalıştık. İlk anahtar kelimemiz “çikolata” oldu. Çikolatanın beş duyumuzda yaptığı çağrışımları tartıştık ve isimlerini koyduk: Tatlı, acı, kremalı, sert, yapışkan, kaygan, yağlı, kakao şekeri kokusu, bademli, fındıklı, sütlü renkli, kahverengi, heyecan, suçluluk, mutluluk, endişe, huzur vs.

IMG_0267

İkinci anahtar kelime “yalnızlık”tı. Yalnızlığın çağrıştığı kelime ve duygular ise şunlardı: Arı vızıltısı, hazmedememe, Flasch Back, korkunç, “niye ben?”, yalnızlığın rengi: gri, kırmızı, siyah, acı bir koku, nane, asit, turuncu bir renk, kalabalık istemek, korku, huzur, sessizlik, sessizliğin sesi, konsentrasyon, kendine zaman ayırma, dışarı çıkma ihtiyacı, sıkıntı, huzursuzluk, kalabalığın içinde yalnız olmak, zorunlu yalnızlık, arkadaş bulamamak vs. Anahtar kelimenin çağrıştırdıkları üzerine tartışıldı ve herkes kendi bakış açısına göre “yalnızlık” üzerine kısa bir kompozisyon yazdı. Kimimize göre yalnızlık kendine zaman ayırmak ve bir başına kalmanın ferahlığıydı, bazılarımız içinse korkuyu, sıkıntıyı ve huzursuzluğu çağrıştırıyordu.

IMG_0275

Bu çalışmayı yapmamızın nedeni, “Kurmacanın Unsurların”da öğrendiğimiz üzere, hikâye ya da öykü sözcüklerle kurulur ve oradaki betimlemeler, tiyatroda dekorun, ışığın yerini tutar tespitinden kaynaklanıyordu. Zira sözcükler, okurun kulağı, eli ve gözüdür. Beş duyuya hitap eden betimlemeler yargı bildiren anlatımlardan daha işlevseldir her zaman. Daha fazla sözcükle en iyi şekilde anlatmanın birinci yolu elbette çok okumaktan geçer. Bu nedenle atölye üyeleri, çalışmaların başlangıcından bu yana, bir yandan daha fazla okumak ve okunanları paylaşmayı sıklaştırarak bunu yaşamın bir parçası haline getirme çabasındalar.

İşte bu seferki çalışmamızın ürünleri:

Yalnızlık

Esma Uran

Yalnızlık nedense insanda derin bir hüznü çağrıştırıyor. Oysa yalnızlık yaşantımızın, insan olarak doğamızın bir parçası.

Dünyaya gözlerimizi yalnız açarız. Çektiğimiz bütün derin acılarda ve mutluluklarda, özünde kendimizle, derinlerdeki bizle başbaşayızdır.

Eğer hayatın güneşli yanında, şanslı yani tesadüfen güzel bir ortama, aileye, çevreye doğmuşsak, yalnızlığımızdan belki biraz kurtulmayı başarmışızdır.

Sosyal bir çevrede, ortak düşünceleri ve amaçları paylaştığımız bir arkadaş grubunda, en önemlisi de en derin ve özel duygu ve düşüncelerimizi paylaşacağımız ve hayatı birlikte yürüyebileceğimiz birini ya da birilerini bulmuşsak, yalnızlık hüzün rengini değiştirerek, ara sıra özlediğimiz bir duyguya dönüşür.

Ve sonuçta hayat yolunda herkesin az ya da çok tattığı yalnızlık duygusu özünde bütün insanları birleştirir.

Çünkü ölürken herkes yalnızdır…

***

Yılbaşı yalnızlığı

Çınar Işık

Yoğun bir gün olacaktı benim için. Yılın her son gününde olduğu gibi sanki bütün bir yıl yiyemediğimiz güzel yemekleri bugün yiyecekmiş gibi hazırlık yapıyorum. Etliler, tatlılar, salatalar, mezeler… Alışkanlık işte, klasik yılbaşı menüsü.

Akşam hep beraber yemekleri yiyoruz. Çocukların ayrı programı var. Yemeğini bitiren bana teşekkür ediyor ve gidiyor. Aaaa, o da ne? Ben yalnız kaldım. Birden bu bana güzel bir huzur veriyor. İlk defa, sakin bir şekilde, abartıdan uzak, yeni bir yıla merhaba diyorum. Mum ışığı, şarap ve ben. Mutluyum. Yalnızlığımı eksiklik olarak görmüyorum. Umarım bu duygularım, ileriki yıllarda da devam eder…

***

Bire

Leyla Çakır

Usulca yataktan doğruldu, bugün canı bir türlü kalkmak istemiyordu. Yatağında uzunca bir süre rüzgârın sesini dinledi. Sonra yavaş yavaş ayağa kalktı, en güzel elbiselerini kat kat giymeye başladı. Saçlarını toplayıp kalın bir şalla örttü, sevdiğiyle ilk buluşmaya gider gibi süslendi. Su güğümünü eline aldı. Kapıyı açıp zamanla yarışıyormuşcasına eşikten adımını atıp dışarı çıktı.

Çeşme iki adımlık yerdi. Kendini çok yorgun hissedip kapının eşiğine oturdu. Evin karşısındaki çınara asılı, renk renk, her biri bir umut, özlem, istek olan bez parçaları sağa sola sallanıp duruyorlardı. Gençken ne kadar çok kadınla birlikte kendisi de  bu ağaca bezler bağlayıp dilek tutumuştu. Şimdi ne için gidecekti, düşündü.

Koca köy sanki uykudaydı. Rüzgârdan, çam ağacından, çeşmenin tüm çevresinde olanlara inat duru ve engin sesinden başka kimseler yoktu etrafta sanki. Birden kuru bir yaprak, akan suyun ahenkli sesine uyarak kendisiyle alay eder gibi etrafında dolaşıyordu.

Birden bir ses duydu, kafasını çevirdiğinde sevdiğinin gülümseyen yüzünü görür gibi oldu. Bire nasılsın diyen komşusunun sesini duymadı, gözleri açık kala kaldı.

Bir yaşam çoktan susmuştu.

***

Korku

Zümrüt

Bir gece yarısı uyanıp, nefes alamadığımda bir “ben ölüyorum” duygusudur, yalnızlık. Her akşam, bir başına sohbet etmenin ne kadar zor olduğunu hissetmektir.

Senin dışında herkesin, hayatın hakkında söz sahibi olduğunu bilmek ve her seferinde ona göre adım atmaktır yalnızlık. Yalnızlık, insanın kendisini öksüz ve yetim hissetmesidir.

Zamansız ve saatsiz, her an yüreğinde çakan şimşeklerin dinmez bir yağmura dönmesidir yalnızlık…

***

Güneş gibi yalnızlık

Zuhal Kulaksız

Yalnızlık benim için, ruhumun yeniden kendini besleyip, yeni bir güne hazırlanması, huzuru yakalamaktır. Duygularımla başbaşa kalmak, hayallere dalmak, kendime zaman ayırmaktır. Yalnızlık, denizin dalgalarından yüzüme vuran güneş ışığı gibi bir ferahlık ve içimin ısınmasıdır. Bir huzur ve duygu yoğunluğu ve kendimi yeniden keşfetmektir.

***

Yalnızlık korkumuz

Serpil Yahyaoğlu

Bazen çok ihtiyaç duyduğumuz, bazen nefret ettiğimiz.

Bence her insan yalnızlıktan önce korkar. En çok korktuğumuz da yaşlılığımızdaki yalnızlığımızdır.

Oysa ki etrafımız şu an çok kalabalık olabilir. Giden gelenimiz, gidip geldiklerimiz. Bazen bu koşturmaca bize “ah keşke kafamı bir dinlesem” dedirtir.

Ama yine de, yalnız kalıp düşündüğümüzde, korkutur “yalnızlık”.

Aslında bence yalnız olmak tek başına olmak değildir. Başlı başına, tek başınasın. Kafan dolu. Bir sürü problemin var. Doluya koyuyorsun, dolmuyor. Boşa koyuyorsun, dolmuyor. Kısacası, yine de yalnız olunmuyor… Yalnızlık, keşke sadece “kafa dinlemek” olsa…

                         

Bana kalbini betimle, sana kim olduğunu söyleyeyim

Yaratıcı Yazarlık atölye çalışmasında bu hafta Çiğdem Artan’dan kurmacanın unsurlarını ele alan bir sunum vardı. Murat Gülsoy’un “Büyübozumu” kitabından yola çıkarak hazırladığı çalışma kağıtlarında, kurmacanın unsurları olarak olay örgüsü, zaman, betimleme, mekan, bakış açısı, karakterler ve diyaloglar ele alındı. Öyküler kaleme alındığında “neyi, hangi kapsamda, nasıl anlatmak istiyorum” sorularına örnekleriyle birlikte yanıtlar arandı.

DSC_0132

Daha sonra, Sibel Hürtaş’ın, dayak, cinsel şiddet, manevi baskı, çocuğuna yapılan işkence ve bin türlü eziyet karşısında dayanma gücünü yitirip, kocalarını öldüren kadınların hikayelerini topladığı “Canına Tak Eden Kadınlar” kitabından seçilen “Helal” öyküsü sesli okundu ve kurmacanın unsurları açısından ele alınarak üzerinde tartışıldı. Birlikte hikayenin olay örgüsünü çıkartan kadınlar, atölye çalışmasının ilk oturumunda ele alınan kurmacanın unsurlarını öykünün üzerinde inceledi. Okunan öyküden yola çıkılarak yapılan tartışmalarda karakter oluşturma, bakış açısının önemi, farklı diyalog tarzları, flash-back vb. detayların üzerinde duruldu.

 

DSC_0177

Atölye çalışmasında katılımcılardan ayrıca, büyük-küçük, kumaş-taş, sade-parlak vb. çeşitli kalp örneklerinden  birini seçmeleri istendi. “Hangi kalp bana uyar? Bu kalp bende hangi duyguları uyandırıyor? Bu kalbi neden seçtim” sorularından yola çıkan kadınlar, kendi kalplerinin betimlemesini yazdılar.

DSC_0155

 

Anonim yazılan betimlemeler daha sonra yüksek sesle okundu ve katılımcılar birbirinin kalbini tanıyarak “bu yazı, şu arkadaşındır” denildi. Verilen yanıtların yüzde yüz doğruluğu da grup olarak birbirimizi ne kadar iyi tanıdığımızı gösterdi.
KALP BETİMLEMELERİNE ÖRNEKLER:
Esma Uran

Benim kalbim sıcacık, bazen kocaman, bütün bir evreni içine alabilecek kadar engin ve geniş. Bazen küçücük bir serçenin kırılganlığı ve kıpırtısında sanki. Benim kalbimde her zaman sevgi, her zaman umut ve bir o kadar acı var.

Sımsıcak ve kıpkırmızı kalbim içimde taşıdığıyla, yaşanmışlığın acılarıyla, kayıplarıyla, hep kendinden verdiği derin sevgilerle delik-deşik ve yaralı. Ama yumuşak yapısı ve sevebilme yeteneğiyle her zaman kendini yenileyerek, yeni güçlerle tekrar sevmeye hazır, affetmeye hazır.

 

Sidar Aslan

Ben bu küçük “Cinderella” kalbi seçtim. Çünkü bu, çocuksu bir karakteri andırıyor. Halen çocuksu olduğumu düşünüyorum. Çocuk filimlerini, çocuk kitaplarını çok severim. Bir çocuk gibi küçük olaylara sevinmiş ve gene küçük olaylara üzülmüşümdür. Ve bir çocuk gibi çekingenim.

 

Zuhal Kulaksız

Hayatım sıcacık, cıvıl cıvıl, renkli ve o kadar güzel ki.

Her sabah uyandığımda, ne kadar şanslı olduğumu düşünürüm. Güzel bir gün beni bekliyor, onu nasıl dolu dolu geçireceğimi, o günün hiç bitmemesini, heyecanla günün süprizlerini beklerim. Yaşadığım her anın tadını çıkarırım. Acısıyla, tatlısıyla o günü dolu dolu yaşamasını seven biriyim. Bilin bakalım ben kimim?

DSC_0149

 

Selma Çiçek

Severek, isteyerek yapılmış, emek harcanmış, şekil verilmeye çalışılmış, mıncıklanmış, hasar görmüş, üstüne yazıların en iyisi, isteklerin en güzeli, “herşeyin en iyisi” yazılmış. Doğallığı seçmiş sevgiyi temsil ediyor, görünüşte ediyor da. Dokunmaya sıra geldiğinde karşıdan bakıldığı gibi yumuşak değil, sert. Sevginin sembolü olan kalbi ikinciye itelemiş, sertleşmiş. Mantığın sembolü yok, olsa herkes mantığı seçerdi. Sevgiye hep yer var ama duygusallık görünmezden gelinmiş.

Leyla Kiraz Çakır

Bazen yüreğimde ince bir sızı hissederim. Üzüldüğümde, kırıldığımda susar, karşımdakine bakar ve çeker giderim. Günlerce bir sızıyı yüreğimde taşır, sonunda ya birisine anlatır ya da neden olanı karşıma alır, konuşur “of bee” der rahatlarım.

Zehra Ayyıldız

Bu benim kalbim. Kırmızı. Kırmızı demek, enerji, canlılık, özgürlük, ama aynı zamanda duyarlılık, merhamet, dayanışma, mücadele, azim, hırs, sevgi, aşk, duygu, angaje olmak, emek harcamak, sınıfın kalbi, emekçilerin kalbi, şefkat, kadın, kız, hayat, çocukluk ve bunların hepsidir.

 

DSC_0154

Sevgi Ağlar

Bu önüme konan kalplerin her biri bizi anlatıyor diye düşünüyorum. Kişiliklerimizi yansıtan kalpler ve kalpçikler. Büyüklü, küçüklü, renkli, kapanan-açılan, metalden yapılmış kalpler…

Benim kalbim kapaklı olandan. Dışarıya karşı temkinli olduğumu gösteriyor sanırım. O kapağı açmasını bilmek lazım. Eğer biri açmayı başarırsa, pırıl-pırıl, güvenli, değerli bir mekana demir atmış olacaktır.

Uzun ömürlü bir arkadaşlığın başlangıcı olacaktır. İçimde kocaman bir sevgi var…
Zeynep Çetin

Benim kalbim kırmızı bir kutudan ibaret. Kutunun üzerindeki bir sürü küçük kalplerden oluşan puanlı, çizgili, renkli ve üstünde renklerden oluşuyor.

Büyük kalp kutusu bensem, üzerindeki diğer kalpçikler sevdiklerimdir. Hayatımda bugüne kadar o kadar çok insan tanıdım ki, onlar bana güzel kalplerini bıraktılar. Yeni güzel kalpler tanısam da, bana verilen kalplerden iyilikler aldığımı ve onlardan çok şey öğrendiğimi düşünüyorum. Hayat, birbirimizden aldığımız sevgilerle beslenmiyor mu?

Kezban Karabulut

Evet, karelerim ve noktalarım var düşüncelerimde, olumsuzluklar, bir o kadar da olumlu şeyler. Onu hayat gibi elime alıp dokunduğumda yumuşacık ruhumu okşuyor. Bu benim kalbim. Sevgi dolu. Tam ortasında, yeşil yaprakların arasında kırmızı çilekler toplarım diyorum. Yumuşak ve dayanıklı gözlerim dolu dolu olduğunda kalbime tekrar bir yumuşaklık gelir. Yeşiller pırıldar, kırmızı çilekler yetişir. Hani pamuğun üzerine yağmur yağdığında yapış yapış olur ya, sonra kuruyunca tekrar kabarmaya başlar, sonra güzel bir biçim alır. Hayat da öyle değil mi?

DSC_0188

 

Sevda Su

Bu taş kalbi seçtiğim an, yanımdaki arkadaşların “sen neden bunu seçiyorsun, bu sana hiç uymuyor” demesiyle tam da bunu seçtim.

Benimle ilk karşılaşanlardan,  “ay sen aslında hiç gözüktüğün gibi değilmişsin. Ne kadar yufka bir yürek taşıyormuşsun. İnsan sevgisiyle doluymuşsun vb.” sözleri defalarca duymuşumdur.

Seçtiğim taşın üzerinde, dikkatle bakıldığında kırmızı, canlı bir kalbin olduğu belli olur. Yaşanmışlıkların verdiği duruşum ve bazılarının dile getirdiği “az gülen yüzümün” altında, aslında ne kadar sevgi dolu, belki de sevgiye muhtaç bir kalp taşımak…

 

Saniye Köse

Kalbime ayna tutduğumda altın gibi, aynı zamanda katı ve sert olabiliyorum. Otoriter ama onun altında pozitif bir ışık ve umut hep var. Kah üzgün, kah kederli, kah eğlenceli ve renkli. Bir gökkuşağı gibi aynı. Mesafeli ve kırılgan. Ancak dostlarından hiç bir zaman yardım elini çekmeyen, iyi ve kötü günlerinde onlara destek olan. Kırılınca da, affetse bile güvenmeyen bir kalp. O benim, benim gözümle…
Fatma Saraç

Ben içi-dışı bir olan, herkese çabuk inanan, karşımdaki kişileri kendim gibi gören, insanlara çok değer veren, yalandan nefret eden, mücadeleci biriyim. Çok güçlü bir kişiliğim var. Sözümde dururum. Kendimi bazı yerlerde ifade edemem. Çocukluktan beri yaşadıklarım beni alıngan, merhametli, ince düşünceli, fedakar, karşılık beklemeyen biri yaptı. Kini ve nefreti sevmem. Hassas ve kırılganım. Çalışkan ve becerikliyim. Arkadaşlarla, sosyal ilişkilerim iyidir. Her türlü zorluğa karşı ayakta duran biriyim. Üretkenim.

 

Yaratıcı yazarlık nedir?

Öykü Kitabı Çalışma Grubu’nun ilk toplantısında ele aldığımız Yaratıcı Yazarlık konusunu bir de Murat Gülsoy’dan dinleyelim.

Murat Gülsoy, Boğaziçi Üniversitesi’nde Yaratıcı Yazarlık dersleri veriyor ve yazarın, bu derslerden yola çıkarak hazırladığı Büyübozumu kitabı bu alanda Türkçe’de yazılan ilk yayınlardan biri olma özelliğini taşıyor.

Yazmaya başlamanın en güzel yolu bir defter tutmaktır. Bir defter ve kalem… Ve tabii yalnızlık. Bir üçüncüsü, yazdıklarınızı kimsenin okumayacağına iyice inanmanız. Ancak insanın içinde hep bir kuşku olacaktır. Deftere güzel ve değerli şeyler yazamama korkusu kimi zaman insanın yaratıcılığını kilitler. Bunu da iki defter alarak başarabilirsiniz! Asıl yayımlatacaklarınızı, insanlara okutacağınız metinleri ikinci deftere ve aklınıza gelen diğer her şeyi dilediğiniz gibi birinci deftere yazacağınıza kendinizi inandırmanız yeterli olacaktır…
[Ben] hızla, aniden defterime hamle [ederim]. Böyle zamanlarda kalem aramakla dikkatim dağılmasın diye bir süredir telli defterler ve bu defterlerin tellerine sıkıştırabileceğim kalemler kullanıyorum…Törensel bir yanı yok. Bir refleks gibi. Akıp giden bilinçakışımın fotoğrafını çekiyorum sanki.

– Murat Gülsoy, Büyübozumu

 

Kadın okur ve yazarsa

DSC_0083

Öykü Kitabı Çalışma Grubu ilk toplantısına Çiğdem Artan’ın yaratıcı yazarlığın ne olduğuna ilişkin sunumuyla başladı. Kurmacanın türleri olan şiir, roman, öykü, deneme ve biyografinin üzerine konuşuldu ve yaratıcılığı boğan faktörlerin üzerinde duruldu. Daha sonra kurmacanın unsurları (hikaye, olay, olay örgüsü, karakterler, zaman, mekan, bakış açısı, betimlemeler ve diyaloglar) ve öyküdeki işlevleri ele alındı. Dili bilmenin ve kullanmanın, düşünceyi geliştirdiği söylendi. Dili bilmek için okumanın önemi üzerinde duruldu. Yazmaya başlamadan önce, “neden yazmak istiyorum”, “ne yazmak istiyorum” ve “yazdıklarımı kimin okumasını istiyorum” soruları soruldu.

DSC_0069

Okuma alışkanlıklarımız üzerine yaptığımız sohbette, okumanın ve kitabın yaşamımızda tuttuğu role değinildi. Kadın arkadaşların yaptığı konuşmalardan ortaya çıkan çocukluğumuzdan beri ebeveynlerimizden duyduğumuz “kız, okusa ne olur”, “kitabı bırak, elişi yap”, “dersine çalış, bırak bakayım o kitabı şimdi” gibi uyarıların kadınların okuma alışkanlığı edinmesini zorlaştırdığı söylendi. “Kitabın yasaklı olduğu, kitap okuduğu için insanların cezaevlerine düştüğü, kitapların yakıldığı, saklandığı bir ülkeden gelmenin de iyi bir okur olmayı zorlaştırdığı açık” denildi. Bazı kadın arkadaşlar, ağaç oyuğuna saklanan kitapların kendilerinde kışkırtıcı bir rol oynadığını söyledi. Bazı arkadaşlarımız anne olduktan sonra ev işi, çocuk bakımı ve bunun yanı sıra dışarıda çalışmanın kendilerini çok yorduğunu ve okumanın lüks haline geldiğini dile getirdi.

DSC_0099

 

Yazma alışkanlıklarını ele aldığımız bölümde, yazdığımız mektuplar, şiirler, hikayeler üzerine konuşuldu. Yazma deneyimlerimizin sınırlı olmasına rağmen, yazmaya büyük bir heves duyduğumuz, çünkü anlatacak hikayelerimizin çok olduğu netleşti.

Atölye çalışmasında, bir grup resimden kendilerine ilham veren bir görseli seçen kadın arkadaşlar yazma deneyimine giriştiler. Arkadaşların ellerinde kalem yazdıkları ilk denemeleri, seçtikleri görselle birlikte, aşağıda sunuyoruz. Denemeleri okuduk ve alkışladık. Bunlar ilk denemelerimizdi. Daha güzelleri mutlaka gelecektir.

—–

DSC_0109

Kış Geceleri, Leyla Çakır

Soğuk kış geceleri, annem önce sobanın üzerinde güğümle su kaynatır bize sırayla banyo yaptırır, temiz elbiselerimizi giydirir, “hadi şimdi uslu uslu oturun, ben çamaşır yıkamaya gidiyorum” derdi.

Tek başına bakır leğenlerde saatlerce çamaşır yıkar, yıkadıklarını çamaşır iplerine asar gelirdi. Hiç üşüdüğünü fark etmezdik ya da o hissettirmezdi. Okul kıyafetlerimiz tertemizdi. Siyah önlük tertemiz, beyaz yakalıklar kolalıydı. Ertesi sabah öğretmenimiz bizi temizlik saatinde herkese örnek öğrenci diye gösterdiğinde gururlanırdık da, annemin neler yaşadığını fark etmezdik.

Yıllar sonra annemi bir gün kar yağarken, karda gezmek ne zevkli olur, diye gezmeye götürmek istedik. İstemedi. “Hayır ben karı sevmiyorum, soğuktan çok çektim” dediğinde, ilk defa karın soğukluğunu hissettim ve üşüdüm.

DSC_0103

 

Yalnızlığımız, Serpil Yahyaoğlu

Bu resimde, şu anki kadınların, bizlerin koşturması, zamansızlığımız, “aaah” deyip, her şeyi bırakıp, şöyle ayaklarımızı uzatıp hiç düşünmeden dinlenebilmek…

En yakınlarımıza, en değer verdiklerimize koşuşturmadan zaman ayıramamak, hayatı paylaşamamak, ne bileyim beni çok huzursuz ediyor. Ne kadar çok insan var çevremizde. Çevremizdeki insanları ne kadar tanıyoruz. Ne kadar, ne istediklerini biliyoruz…Bu resim ben de çokluk içerisindeki yalnızlaşmayı anlatıyor nedense…

Hep bir koşturmaca. Bir bakıyorsun sabah kalkmışız. Bir bakıyorsun hava kararmış. Bir bakıyorsun bir yıl daha geçmiş. Sanki gözünü açmış kapatmışsın, o kadar. Kafamız hep dolu. Sanki bir kuklayız. İpler birilerinin elinde. Bazen de böyle hissediyorum. Haa şimdi fark ettim. Resimdeki kadın bile ayaklarını rahat uzatamamış. Sanki kafasında yapacağı bir sürü iş var da kısa bir kahve molası vermiş, kalkmaya hazır vaziyette. Neden bu kadar yükümüz var. Oysaki bizler özgürleşmeyi en çok isteyen kadınlar neden hayatımız kendi ellerimizde değil?

 

DSC_0110

 

Kadın olmak, Zuhal Ballı

Kadın olmak bize doğanın verdiği en güzel bir hediye. Doğa kadar cömert, yaratıcı, doğurgan, seksi ve hayatın kendisi… Kadınsız hayat olmaz. Mümkün değil. Hayatın her şeklinde, her yerinde O var.

Onsuz bir hayat oksijensiz bir dünya benim için. Hayattaki güç kaynağı ve yaşama sevinci. Kendi başına birey, anne, abla, arkadaş, nine, toprak kadar cömert ve üretken. İstediğinde hayatı şen eden, üzüldüğünde deli rüzgar gibi hayatı karartan, varlığıyla istediğinde bütün cömertliğiyle, üretkenliğiyle hayata anlam veren bir varlık. Kendi gücünün farkına vardığında, gücünün karşısında kimsenin duramayacağı ama zayıfsa başına gelmeyen kalmayacağı, çok narin, kırılgan, o kadar da güzel… İnsan.

 

DSC_0106

 

Kaybolmuş benlik, Esma Uran

Soğuk sisli bir kış günü, sanki gerçek olmayan bir dünyayı yansıtıyor. İçeride miyim, dışarıda mıyım yoksa hala rüya mı görüyorum, tüm duygular birbirine karışıyor.

Uzaklara bakamamak, var olan her şeyin sisler içerisinde yok olması bende de, kaybolmuşluk duygusu yaratıyor. Bu duygu bende her zaman korku ve paniğe zemin hazırlamıştır.

Belki gözlerimin aşırı miyopluğu ve uzakları, tüm kontürleri net görememenin yarattığı bir ruh hali. Tüm bu duyguların verdiği sıkıntı ve hapis olmuşluk paniğiyle, kapıyı açarak kendimi dışarı atıyorum. Soğuk ve nemli havanın yüzüme vurmasıyla ve burnuma gelen o tanıdık, o yüklü duman kokularıyla kendime geliyorum.

 

DSC_0108

 

Hayaller, Betül Karabulut

Bu resim bende yaşadığım şehri anımsattı. İçimde bir sıcaklık uyandırdı. Beni oralara götürdü. Akşam üstü balığa çıkmış bir balıkçı. Deniz durgun. Güneş batmak üzere. Hava rüzgarsız. Sessiz ve sakin.

 

DSC_0107

 

Gelinlik, Elif Durmaz

Almanya’ya ilk gelişimi hatırladım. Kendi düğünümdeyim. Bu ülkenin yabancısıyım. Ve insanlar bana yabancı. Yalnızım. Kendi düğünümde, sanki bir başkasının düğününde gibiyim. Farklı bir kültür. Farklı bir ülke. Neden buradayım diye sormuştum kendime. Resimdeki gelin ve damat, bana 17 yıl boyunca, inişleri ve çıkışlarıyla, o zorlu süreci, Almanya’ya ilk gelişimi anımsatıyor bana.

 

DSC_0105

 

Kimlik korkusu, Sidar Arslan

Bu demir tel bana, kısıtlanmış özgürlükleri hatırlatıyor. Dersim’de boş bir araziyi anımsatıyor. Telin öbür yanında Jandarma Karakolu vardı.

Bu teli geçmenin tehlikeli olacağını söylemişti kuzenim. Neden diye sorduğumda, “çünkü biz Kürtüz” demişti. Küçüklüğümden beri Kürt’lüğün ne olduğunu, kimliğimizin neden baskı altında olduğunu bir türlü anlayamıyordum. Bir gün babama sordum, “yapılanlar eşekliktir kızım, boş ver…” demişti.

DSC_0104

 

Özgürlükler yok, Sevda Su

Resim demirlerle sınırlanmış. Kadınların susturulması, renklerini ve kimliklerini ifade edememeleri, seslerinin susturulması, özgürlerin yok edilmesi, toplumsal dışlanmışlıkları, maalesef bazen hem cinsleri tarafından da. Kadınlar yalnız değildir. Kadınlar, o demirleri, sınırları konuşarak ve mücadele ederek, el ele vererek aşabilirler.

 

DSC_0102

 

Toplumun yoksul yüzü, Zehra Ayyıldız

Seçtiğim resim, toplumun sınıflara bölünmüşlüğünün bir göstergesi. Zenginler ve fakirler. Resimdeki kız, fakirler kategorisinden ve en alttaki sınıf grubunu gösteriyor. Zayıf insanlara, hastalara, işsizlere, psikolojik sorunu olanlara destek veren yok bu eşitsiz toplumda. Sokakta yatıyor. Çünkü evi yok. Kışın kalın giyinerek ve insanların ona vereceği bir kaç kuruşla yemeğini sağlayarak. Öteki tarafta, yeni arabalar, yeni kıyafetli insanlar, yeni cep telefonları, kısacası bir tüketim çılgınlığı. Toplumdaki eşitsizliği çok güzel anlatıyor bu resim. 
Tesadüfen bir kadın, bir erkek ya da bir çocuk olabilir… Bu sistemin unuttukları.

 

DSC_0101

 

Bu resme baktığımda…, Keziban Ünsal Karabulut

Doğaya olan sevgim yeniden canlandı. Aslında hiç bitmemişti. Her şeyden önce kendinle baş başasın. Doğa sevgisi, hayvan sevgisi. Hayvanları hep severdim ama onlara dokunamazdım. Kızım da benim bu özelliklerimi taşıyor. Benim isteyip de yapamadığım her şeyi kızım yapıyor. Onu çok iyi anlıyorum. Köpeğimiz minicik ve onu çok seviyoruz. Artık hayvanlara dokunamama duygum da geçti. Bazen korkularımızın üzerine gitmeliyiz diye düşünüyorum. 
Denizin güzelliğinde ruhum okşanıyor. Okuyarak ve yazarak ufkumun daha geniş olacağına inanıyorum. Bu resme baktığımda hayatımın ne kadar kısıtlanmış olduğunu anladım. Ben özgürlük istiyorum.