Her bir yağmur damlasının da hikâyesi var mıdır?

Yaz tatili öncesi düzenlen son yazı atölyesinde kadınlar yine bir araya geldiler ve düz yazının farklı türleri üzerinde birlikte çalışmaya devam ettiler.  Kadınlar, yazdıkları metinleri yine yüksek sesle okuyup kolektif bir çalışmayla, kendi deneyimleri üzerinden, tartıştılar.

IMG_0105
Yazı atölye çalışmasında kadınlar, ırkçılık, işçi hakları, Almanya’ya uyumluluk, kadın hakları, özlemler, GKB’nin hayatlarındaki rolü vb. konularında yazmaya ve birlikte düşünmeye devam ettiler. Bu bağlamda metinlerin sadece edebi tür tanımları çerçevesinde biçimsel değil, aynı zamanda içerik olarak da tartışılması, düzenlenen yazı atölyelerinin GKB çalışmalarını nasıl zenginleştirdiğini gösteriyor.

Örneğin, işçi hakları üzerine yazan Elif’in otobiyografik öyküsünde ele aldığı grev hikâyesi, kadınların kendi yaşadıkları benzer durumları hatırlamalarına aracı oldu. Bu vesileyle hem fabrikalardaki grev hakları, sendikalar vb. başlıklar yazı atölyesinde gündeme geldi hem de Elif’e öyküsünde kullanabileceği bazı kişisel deneyim aktarımları oldu. Elif’in yazı dilinin sadeliği ve öykünün girişinde ağırlıklı olarak yer verdiği betimlemeler kadınlar tarafından oldukça beğenildi. Hikâyenin geçtiği yer, fabrikada çalışılan bölüm, grev örgütlemeye doğru giden süreci başlatan asıl kıvılcım vb. metinde çok net anlaşılmayan noktalar da yine kadınlar tarafından vurgulandı.

“Cam kenarına oturdu. Bir yandan dışarıyı izliyor, bir yandan da arkadaşıyla sohbet ediyordu. Cama vuran yağmur damlalarını fark etti. Yağmur başladı, baksana, dedi arkadaşına ve camdaki her yağmur damlasının nasıl da süzülerek kaybolduğunu izledi. Acaba, diye geçirdi kafasından, her bir damlanın da hikâyesi var mıdır?” — Elif

IMG_0107

Kadınların yazdıkları arasında uzun uzun tartışmaya neden olan bir diğer metni de Selma kaleme almıştı. Uzmanlığı engelli eğitmenliği olan ve şu an anaokulu öğretmenliği yapan Selma, gündelik hayatta karşılaştığı, çocuklar ve ailelerde gözlemlediği uyum problemlerine odaklanıyor. Her daim devlet politikası olarak tartışılan uyum yasalarını ve entegrasyon çalışmalarını bir kenara bırakarak şu soruyu soruyor: Yabancı kökenli insanlar yaşadıkları ülkeye ne kadar uyum sağlamak istiyor? Bu bağlamda gündelik yaşamda “uyumsuzluklarla” ilgili sıklıkla kullanılan “klişe bahaneleri” bir araya getiren Selma, özellikle yabancı kökenlilerin neden Almanca öğrenmesi gerektiğinin üzerinde duruyor.

Çocuğumuz yaramazlık yapınca, bak seni Alman komşuya veririm, diye tehdit edersek; Almanların çok gereksiz kuralları var, her şeyin zaman ve kuralla sınırlamışlar ve hepsi çok sıkıcı; bizim örf ve adetlerimiz daha güzel; dilleri kaba gibi klişe laflar ve bahaneler uydurmak durduk yere güç kavgası oluşturmakta ve bizlerin içinde yaşadığımız topluma uyumunu zorlaştırmakta.
Hangi yaşta olursak olalım, içinde yaşadığımız toplumun dilini öğrenmemiz gerekiyor. En önce dili öğrenerek kendi yaşantımızı zenginleştiririz. Her yönden daha iyi iş imkanı, yasaları tanıma ve haklarının bilincinde olma, daha fazla insanla arkadaşlık edebilme özgürlüğü kazanırız. 40-50 yıldır Almanya’da yaşayan kadınlar tanıyorum, her biri en az 3-4 çocuk büyütmüş ve öğrendikleri kelime sayısı 50’yi geçmiyor. — Selma

Anahtar kelime ve çağrıştırdıkları

Yaratıcı Yazarlık Atölye’sinde bu kez anahtar kelime tespit edip, bu anahtar kelimenin çağrıştırdığı diğer kelimeler üzerine çalıştık. İlk anahtar kelimemiz “çikolata” oldu. Çikolatanın beş duyumuzda yaptığı çağrışımları tartıştık ve isimlerini koyduk: Tatlı, acı, kremalı, sert, yapışkan, kaygan, yağlı, kakao şekeri kokusu, bademli, fındıklı, sütlü renkli, kahverengi, heyecan, suçluluk, mutluluk, endişe, huzur vs.

IMG_0267

İkinci anahtar kelime “yalnızlık”tı. Yalnızlığın çağrıştığı kelime ve duygular ise şunlardı: Arı vızıltısı, hazmedememe, Flasch Back, korkunç, “niye ben?”, yalnızlığın rengi: gri, kırmızı, siyah, acı bir koku, nane, asit, turuncu bir renk, kalabalık istemek, korku, huzur, sessizlik, sessizliğin sesi, konsentrasyon, kendine zaman ayırma, dışarı çıkma ihtiyacı, sıkıntı, huzursuzluk, kalabalığın içinde yalnız olmak, zorunlu yalnızlık, arkadaş bulamamak vs. Anahtar kelimenin çağrıştırdıkları üzerine tartışıldı ve herkes kendi bakış açısına göre “yalnızlık” üzerine kısa bir kompozisyon yazdı. Kimimize göre yalnızlık kendine zaman ayırmak ve bir başına kalmanın ferahlığıydı, bazılarımız içinse korkuyu, sıkıntıyı ve huzursuzluğu çağrıştırıyordu.

IMG_0275

Bu çalışmayı yapmamızın nedeni, “Kurmacanın Unsurların”da öğrendiğimiz üzere, hikâye ya da öykü sözcüklerle kurulur ve oradaki betimlemeler, tiyatroda dekorun, ışığın yerini tutar tespitinden kaynaklanıyordu. Zira sözcükler, okurun kulağı, eli ve gözüdür. Beş duyuya hitap eden betimlemeler yargı bildiren anlatımlardan daha işlevseldir her zaman. Daha fazla sözcükle en iyi şekilde anlatmanın birinci yolu elbette çok okumaktan geçer. Bu nedenle atölye üyeleri, çalışmaların başlangıcından bu yana, bir yandan daha fazla okumak ve okunanları paylaşmayı sıklaştırarak bunu yaşamın bir parçası haline getirme çabasındalar.

İşte bu seferki çalışmamızın ürünleri:

Yalnızlık

Esma Uran

Yalnızlık nedense insanda derin bir hüznü çağrıştırıyor. Oysa yalnızlık yaşantımızın, insan olarak doğamızın bir parçası.

Dünyaya gözlerimizi yalnız açarız. Çektiğimiz bütün derin acılarda ve mutluluklarda, özünde kendimizle, derinlerdeki bizle başbaşayızdır.

Eğer hayatın güneşli yanında, şanslı yani tesadüfen güzel bir ortama, aileye, çevreye doğmuşsak, yalnızlığımızdan belki biraz kurtulmayı başarmışızdır.

Sosyal bir çevrede, ortak düşünceleri ve amaçları paylaştığımız bir arkadaş grubunda, en önemlisi de en derin ve özel duygu ve düşüncelerimizi paylaşacağımız ve hayatı birlikte yürüyebileceğimiz birini ya da birilerini bulmuşsak, yalnızlık hüzün rengini değiştirerek, ara sıra özlediğimiz bir duyguya dönüşür.

Ve sonuçta hayat yolunda herkesin az ya da çok tattığı yalnızlık duygusu özünde bütün insanları birleştirir.

Çünkü ölürken herkes yalnızdır…

***

Yılbaşı yalnızlığı

Çınar Işık

Yoğun bir gün olacaktı benim için. Yılın her son gününde olduğu gibi sanki bütün bir yıl yiyemediğimiz güzel yemekleri bugün yiyecekmiş gibi hazırlık yapıyorum. Etliler, tatlılar, salatalar, mezeler… Alışkanlık işte, klasik yılbaşı menüsü.

Akşam hep beraber yemekleri yiyoruz. Çocukların ayrı programı var. Yemeğini bitiren bana teşekkür ediyor ve gidiyor. Aaaa, o da ne? Ben yalnız kaldım. Birden bu bana güzel bir huzur veriyor. İlk defa, sakin bir şekilde, abartıdan uzak, yeni bir yıla merhaba diyorum. Mum ışığı, şarap ve ben. Mutluyum. Yalnızlığımı eksiklik olarak görmüyorum. Umarım bu duygularım, ileriki yıllarda da devam eder…

***

Bire

Leyla Çakır

Usulca yataktan doğruldu, bugün canı bir türlü kalkmak istemiyordu. Yatağında uzunca bir süre rüzgârın sesini dinledi. Sonra yavaş yavaş ayağa kalktı, en güzel elbiselerini kat kat giymeye başladı. Saçlarını toplayıp kalın bir şalla örttü, sevdiğiyle ilk buluşmaya gider gibi süslendi. Su güğümünü eline aldı. Kapıyı açıp zamanla yarışıyormuşcasına eşikten adımını atıp dışarı çıktı.

Çeşme iki adımlık yerdi. Kendini çok yorgun hissedip kapının eşiğine oturdu. Evin karşısındaki çınara asılı, renk renk, her biri bir umut, özlem, istek olan bez parçaları sağa sola sallanıp duruyorlardı. Gençken ne kadar çok kadınla birlikte kendisi de  bu ağaca bezler bağlayıp dilek tutumuştu. Şimdi ne için gidecekti, düşündü.

Koca köy sanki uykudaydı. Rüzgârdan, çam ağacından, çeşmenin tüm çevresinde olanlara inat duru ve engin sesinden başka kimseler yoktu etrafta sanki. Birden kuru bir yaprak, akan suyun ahenkli sesine uyarak kendisiyle alay eder gibi etrafında dolaşıyordu.

Birden bir ses duydu, kafasını çevirdiğinde sevdiğinin gülümseyen yüzünü görür gibi oldu. Bire nasılsın diyen komşusunun sesini duymadı, gözleri açık kala kaldı.

Bir yaşam çoktan susmuştu.

***

Korku

Zümrüt

Bir gece yarısı uyanıp, nefes alamadığımda bir “ben ölüyorum” duygusudur, yalnızlık. Her akşam, bir başına sohbet etmenin ne kadar zor olduğunu hissetmektir.

Senin dışında herkesin, hayatın hakkında söz sahibi olduğunu bilmek ve her seferinde ona göre adım atmaktır yalnızlık. Yalnızlık, insanın kendisini öksüz ve yetim hissetmesidir.

Zamansız ve saatsiz, her an yüreğinde çakan şimşeklerin dinmez bir yağmura dönmesidir yalnızlık…

***

Güneş gibi yalnızlık

Zuhal Kulaksız

Yalnızlık benim için, ruhumun yeniden kendini besleyip, yeni bir güne hazırlanması, huzuru yakalamaktır. Duygularımla başbaşa kalmak, hayallere dalmak, kendime zaman ayırmaktır. Yalnızlık, denizin dalgalarından yüzüme vuran güneş ışığı gibi bir ferahlık ve içimin ısınmasıdır. Bir huzur ve duygu yoğunluğu ve kendimi yeniden keşfetmektir.

***

Yalnızlık korkumuz

Serpil Yahyaoğlu

Bazen çok ihtiyaç duyduğumuz, bazen nefret ettiğimiz.

Bence her insan yalnızlıktan önce korkar. En çok korktuğumuz da yaşlılığımızdaki yalnızlığımızdır.

Oysa ki etrafımız şu an çok kalabalık olabilir. Giden gelenimiz, gidip geldiklerimiz. Bazen bu koşturmaca bize “ah keşke kafamı bir dinlesem” dedirtir.

Ama yine de, yalnız kalıp düşündüğümüzde, korkutur “yalnızlık”.

Aslında bence yalnız olmak tek başına olmak değildir. Başlı başına, tek başınasın. Kafan dolu. Bir sürü problemin var. Doluya koyuyorsun, dolmuyor. Boşa koyuyorsun, dolmuyor. Kısacası, yine de yalnız olunmuyor… Yalnızlık, keşke sadece “kafa dinlemek” olsa…

                         

Bana kalbini betimle, sana kim olduğunu söyleyeyim

Yaratıcı Yazarlık atölye çalışmasında bu hafta Çiğdem Artan’dan kurmacanın unsurlarını ele alan bir sunum vardı. Murat Gülsoy’un “Büyübozumu” kitabından yola çıkarak hazırladığı çalışma kağıtlarında, kurmacanın unsurları olarak olay örgüsü, zaman, betimleme, mekan, bakış açısı, karakterler ve diyaloglar ele alındı. Öyküler kaleme alındığında “neyi, hangi kapsamda, nasıl anlatmak istiyorum” sorularına örnekleriyle birlikte yanıtlar arandı.

DSC_0132

Daha sonra, Sibel Hürtaş’ın, dayak, cinsel şiddet, manevi baskı, çocuğuna yapılan işkence ve bin türlü eziyet karşısında dayanma gücünü yitirip, kocalarını öldüren kadınların hikayelerini topladığı “Canına Tak Eden Kadınlar” kitabından seçilen “Helal” öyküsü sesli okundu ve kurmacanın unsurları açısından ele alınarak üzerinde tartışıldı. Birlikte hikayenin olay örgüsünü çıkartan kadınlar, atölye çalışmasının ilk oturumunda ele alınan kurmacanın unsurlarını öykünün üzerinde inceledi. Okunan öyküden yola çıkılarak yapılan tartışmalarda karakter oluşturma, bakış açısının önemi, farklı diyalog tarzları, flash-back vb. detayların üzerinde duruldu.

 

DSC_0177

Atölye çalışmasında katılımcılardan ayrıca, büyük-küçük, kumaş-taş, sade-parlak vb. çeşitli kalp örneklerinden  birini seçmeleri istendi. “Hangi kalp bana uyar? Bu kalp bende hangi duyguları uyandırıyor? Bu kalbi neden seçtim” sorularından yola çıkan kadınlar, kendi kalplerinin betimlemesini yazdılar.

DSC_0155

 

Anonim yazılan betimlemeler daha sonra yüksek sesle okundu ve katılımcılar birbirinin kalbini tanıyarak “bu yazı, şu arkadaşındır” denildi. Verilen yanıtların yüzde yüz doğruluğu da grup olarak birbirimizi ne kadar iyi tanıdığımızı gösterdi.
KALP BETİMLEMELERİNE ÖRNEKLER:
Esma Uran

Benim kalbim sıcacık, bazen kocaman, bütün bir evreni içine alabilecek kadar engin ve geniş. Bazen küçücük bir serçenin kırılganlığı ve kıpırtısında sanki. Benim kalbimde her zaman sevgi, her zaman umut ve bir o kadar acı var.

Sımsıcak ve kıpkırmızı kalbim içimde taşıdığıyla, yaşanmışlığın acılarıyla, kayıplarıyla, hep kendinden verdiği derin sevgilerle delik-deşik ve yaralı. Ama yumuşak yapısı ve sevebilme yeteneğiyle her zaman kendini yenileyerek, yeni güçlerle tekrar sevmeye hazır, affetmeye hazır.

 

Sidar Aslan

Ben bu küçük “Cinderella” kalbi seçtim. Çünkü bu, çocuksu bir karakteri andırıyor. Halen çocuksu olduğumu düşünüyorum. Çocuk filimlerini, çocuk kitaplarını çok severim. Bir çocuk gibi küçük olaylara sevinmiş ve gene küçük olaylara üzülmüşümdür. Ve bir çocuk gibi çekingenim.

 

Zuhal Kulaksız

Hayatım sıcacık, cıvıl cıvıl, renkli ve o kadar güzel ki.

Her sabah uyandığımda, ne kadar şanslı olduğumu düşünürüm. Güzel bir gün beni bekliyor, onu nasıl dolu dolu geçireceğimi, o günün hiç bitmemesini, heyecanla günün süprizlerini beklerim. Yaşadığım her anın tadını çıkarırım. Acısıyla, tatlısıyla o günü dolu dolu yaşamasını seven biriyim. Bilin bakalım ben kimim?

DSC_0149

 

Selma Çiçek

Severek, isteyerek yapılmış, emek harcanmış, şekil verilmeye çalışılmış, mıncıklanmış, hasar görmüş, üstüne yazıların en iyisi, isteklerin en güzeli, “herşeyin en iyisi” yazılmış. Doğallığı seçmiş sevgiyi temsil ediyor, görünüşte ediyor da. Dokunmaya sıra geldiğinde karşıdan bakıldığı gibi yumuşak değil, sert. Sevginin sembolü olan kalbi ikinciye itelemiş, sertleşmiş. Mantığın sembolü yok, olsa herkes mantığı seçerdi. Sevgiye hep yer var ama duygusallık görünmezden gelinmiş.

Leyla Kiraz Çakır

Bazen yüreğimde ince bir sızı hissederim. Üzüldüğümde, kırıldığımda susar, karşımdakine bakar ve çeker giderim. Günlerce bir sızıyı yüreğimde taşır, sonunda ya birisine anlatır ya da neden olanı karşıma alır, konuşur “of bee” der rahatlarım.

Zehra Ayyıldız

Bu benim kalbim. Kırmızı. Kırmızı demek, enerji, canlılık, özgürlük, ama aynı zamanda duyarlılık, merhamet, dayanışma, mücadele, azim, hırs, sevgi, aşk, duygu, angaje olmak, emek harcamak, sınıfın kalbi, emekçilerin kalbi, şefkat, kadın, kız, hayat, çocukluk ve bunların hepsidir.

 

DSC_0154

Sevgi Ağlar

Bu önüme konan kalplerin her biri bizi anlatıyor diye düşünüyorum. Kişiliklerimizi yansıtan kalpler ve kalpçikler. Büyüklü, küçüklü, renkli, kapanan-açılan, metalden yapılmış kalpler…

Benim kalbim kapaklı olandan. Dışarıya karşı temkinli olduğumu gösteriyor sanırım. O kapağı açmasını bilmek lazım. Eğer biri açmayı başarırsa, pırıl-pırıl, güvenli, değerli bir mekana demir atmış olacaktır.

Uzun ömürlü bir arkadaşlığın başlangıcı olacaktır. İçimde kocaman bir sevgi var…
Zeynep Çetin

Benim kalbim kırmızı bir kutudan ibaret. Kutunun üzerindeki bir sürü küçük kalplerden oluşan puanlı, çizgili, renkli ve üstünde renklerden oluşuyor.

Büyük kalp kutusu bensem, üzerindeki diğer kalpçikler sevdiklerimdir. Hayatımda bugüne kadar o kadar çok insan tanıdım ki, onlar bana güzel kalplerini bıraktılar. Yeni güzel kalpler tanısam da, bana verilen kalplerden iyilikler aldığımı ve onlardan çok şey öğrendiğimi düşünüyorum. Hayat, birbirimizden aldığımız sevgilerle beslenmiyor mu?

Kezban Karabulut

Evet, karelerim ve noktalarım var düşüncelerimde, olumsuzluklar, bir o kadar da olumlu şeyler. Onu hayat gibi elime alıp dokunduğumda yumuşacık ruhumu okşuyor. Bu benim kalbim. Sevgi dolu. Tam ortasında, yeşil yaprakların arasında kırmızı çilekler toplarım diyorum. Yumuşak ve dayanıklı gözlerim dolu dolu olduğunda kalbime tekrar bir yumuşaklık gelir. Yeşiller pırıldar, kırmızı çilekler yetişir. Hani pamuğun üzerine yağmur yağdığında yapış yapış olur ya, sonra kuruyunca tekrar kabarmaya başlar, sonra güzel bir biçim alır. Hayat da öyle değil mi?

DSC_0188

 

Sevda Su

Bu taş kalbi seçtiğim an, yanımdaki arkadaşların “sen neden bunu seçiyorsun, bu sana hiç uymuyor” demesiyle tam da bunu seçtim.

Benimle ilk karşılaşanlardan,  “ay sen aslında hiç gözüktüğün gibi değilmişsin. Ne kadar yufka bir yürek taşıyormuşsun. İnsan sevgisiyle doluymuşsun vb.” sözleri defalarca duymuşumdur.

Seçtiğim taşın üzerinde, dikkatle bakıldığında kırmızı, canlı bir kalbin olduğu belli olur. Yaşanmışlıkların verdiği duruşum ve bazılarının dile getirdiği “az gülen yüzümün” altında, aslında ne kadar sevgi dolu, belki de sevgiye muhtaç bir kalp taşımak…

 

Saniye Köse

Kalbime ayna tutduğumda altın gibi, aynı zamanda katı ve sert olabiliyorum. Otoriter ama onun altında pozitif bir ışık ve umut hep var. Kah üzgün, kah kederli, kah eğlenceli ve renkli. Bir gökkuşağı gibi aynı. Mesafeli ve kırılgan. Ancak dostlarından hiç bir zaman yardım elini çekmeyen, iyi ve kötü günlerinde onlara destek olan. Kırılınca da, affetse bile güvenmeyen bir kalp. O benim, benim gözümle…
Fatma Saraç

Ben içi-dışı bir olan, herkese çabuk inanan, karşımdaki kişileri kendim gibi gören, insanlara çok değer veren, yalandan nefret eden, mücadeleci biriyim. Çok güçlü bir kişiliğim var. Sözümde dururum. Kendimi bazı yerlerde ifade edemem. Çocukluktan beri yaşadıklarım beni alıngan, merhametli, ince düşünceli, fedakar, karşılık beklemeyen biri yaptı. Kini ve nefreti sevmem. Hassas ve kırılganım. Çalışkan ve becerikliyim. Arkadaşlarla, sosyal ilişkilerim iyidir. Her türlü zorluğa karşı ayakta duran biriyim. Üretkenim.

 

Bu belgesel filminin derdi ne?

Belgesel Film Çalışma Grubu’nun 14 Aralik Pazar günü yapılan atölye çalışması yine büyük bir katılımla ve verimli bir tartışma ortamında gerçekleşti.

Toplantının ilk bölümünde Çiğdem, yeni katılan kadın arkadaşlar için “Bibliothek der Alten” müze projesi hakkında genel bilgiler verdi ve ilk atölye çalışmasında ele aldığımız konuları, yapmayı planladıklarımızı ve tartışmaları kısaca özetledi.

 

DSC_0112

Daha sonra ilk atölye çalışmasında ele aldığımız sözlü tarih yöntemi çerçevesinde proje geliştirme sürecine dair teorik bilgiler verdi.

Bugünkü atölye çalışmasına hazırlık olarak daha önce dağıtılan sözlü tarih metinleri üzerine çalışıldı. Önce metinden kesitler okundu ve içeriği tartışıldı. Daha sonra metindeki hipotez, anlamlandırma ve örnekler üzerinden sözlü tarih görüşmelerinin nasıl çalışıldığı ele alındı. Metnin herkes tarafından okunmamış olması nedeniyle, daha detaylı ve verimli bir tartışma ortamı yaratılması için bu bölüm 4 Ocak Pazar günü yapılacak çalışma grubu toplantısına ertelendi. Çalışmaya Çiğdem’in hazırladığı “Proje nasıl geliştirilir?” çalışma kağıtlarıyla devam edildi ve ne anlatmak istiyoruz, kime anlatmak istiyoruz, nasıl anlatmak istiyoruz sorularına yanıt arandı.

DSC_0125

 

 

Bu üç ana başlık altında kadın arkadaşların çok yönlü ve zengin önerileri kendileri tarafından okundu ve bir kağıtta bir araya getirildi. Bu noktada ele aldığımız ilk noktalardan biri hipotezlerimiz oldu. Yani bizim derdimiz ne? Biz bu belgeseli niye hazırlıyoruz? İkinci önemli konu ise belgeselde yer vermek istediğimiz temalardı. Göçmen Kadınlar Birliği’ne dair anlatmak istediklerimizi hangi başlıklar altında gruplayabiliriz?

 

 

DSC_0117

Toplantının ikinci oturumunda bütün hipotez ve temaların bir arada yazıldığı kağıdın çevresinde toplanan kadınlar belgesel filmin derdini belirlemeye çalıştılar. Canlı bir tartışma ortamına rağmen çok fazla fikir arasında bir sonuca varılamadığı için temaların belirlenmesi de 4 Ocak Pazar günü yapılacak toplantıya ertelendi. Bu toplantıya hazırlık olması açısından Çiğdem, tartışmada öne çıkan bütün fikirleri bir araya getirerek bir blog yazısı yazacak.

Kadın okur ve yazarsa

DSC_0083

Öykü Kitabı Çalışma Grubu ilk toplantısına Çiğdem Artan’ın yaratıcı yazarlığın ne olduğuna ilişkin sunumuyla başladı. Kurmacanın türleri olan şiir, roman, öykü, deneme ve biyografinin üzerine konuşuldu ve yaratıcılığı boğan faktörlerin üzerinde duruldu. Daha sonra kurmacanın unsurları (hikaye, olay, olay örgüsü, karakterler, zaman, mekan, bakış açısı, betimlemeler ve diyaloglar) ve öyküdeki işlevleri ele alındı. Dili bilmenin ve kullanmanın, düşünceyi geliştirdiği söylendi. Dili bilmek için okumanın önemi üzerinde duruldu. Yazmaya başlamadan önce, “neden yazmak istiyorum”, “ne yazmak istiyorum” ve “yazdıklarımı kimin okumasını istiyorum” soruları soruldu.

DSC_0069

Okuma alışkanlıklarımız üzerine yaptığımız sohbette, okumanın ve kitabın yaşamımızda tuttuğu role değinildi. Kadın arkadaşların yaptığı konuşmalardan ortaya çıkan çocukluğumuzdan beri ebeveynlerimizden duyduğumuz “kız, okusa ne olur”, “kitabı bırak, elişi yap”, “dersine çalış, bırak bakayım o kitabı şimdi” gibi uyarıların kadınların okuma alışkanlığı edinmesini zorlaştırdığı söylendi. “Kitabın yasaklı olduğu, kitap okuduğu için insanların cezaevlerine düştüğü, kitapların yakıldığı, saklandığı bir ülkeden gelmenin de iyi bir okur olmayı zorlaştırdığı açık” denildi. Bazı kadın arkadaşlar, ağaç oyuğuna saklanan kitapların kendilerinde kışkırtıcı bir rol oynadığını söyledi. Bazı arkadaşlarımız anne olduktan sonra ev işi, çocuk bakımı ve bunun yanı sıra dışarıda çalışmanın kendilerini çok yorduğunu ve okumanın lüks haline geldiğini dile getirdi.

DSC_0099

 

Yazma alışkanlıklarını ele aldığımız bölümde, yazdığımız mektuplar, şiirler, hikayeler üzerine konuşuldu. Yazma deneyimlerimizin sınırlı olmasına rağmen, yazmaya büyük bir heves duyduğumuz, çünkü anlatacak hikayelerimizin çok olduğu netleşti.

Atölye çalışmasında, bir grup resimden kendilerine ilham veren bir görseli seçen kadın arkadaşlar yazma deneyimine giriştiler. Arkadaşların ellerinde kalem yazdıkları ilk denemeleri, seçtikleri görselle birlikte, aşağıda sunuyoruz. Denemeleri okuduk ve alkışladık. Bunlar ilk denemelerimizdi. Daha güzelleri mutlaka gelecektir.

—–

DSC_0109

Kış Geceleri, Leyla Çakır

Soğuk kış geceleri, annem önce sobanın üzerinde güğümle su kaynatır bize sırayla banyo yaptırır, temiz elbiselerimizi giydirir, “hadi şimdi uslu uslu oturun, ben çamaşır yıkamaya gidiyorum” derdi.

Tek başına bakır leğenlerde saatlerce çamaşır yıkar, yıkadıklarını çamaşır iplerine asar gelirdi. Hiç üşüdüğünü fark etmezdik ya da o hissettirmezdi. Okul kıyafetlerimiz tertemizdi. Siyah önlük tertemiz, beyaz yakalıklar kolalıydı. Ertesi sabah öğretmenimiz bizi temizlik saatinde herkese örnek öğrenci diye gösterdiğinde gururlanırdık da, annemin neler yaşadığını fark etmezdik.

Yıllar sonra annemi bir gün kar yağarken, karda gezmek ne zevkli olur, diye gezmeye götürmek istedik. İstemedi. “Hayır ben karı sevmiyorum, soğuktan çok çektim” dediğinde, ilk defa karın soğukluğunu hissettim ve üşüdüm.

DSC_0103

 

Yalnızlığımız, Serpil Yahyaoğlu

Bu resimde, şu anki kadınların, bizlerin koşturması, zamansızlığımız, “aaah” deyip, her şeyi bırakıp, şöyle ayaklarımızı uzatıp hiç düşünmeden dinlenebilmek…

En yakınlarımıza, en değer verdiklerimize koşuşturmadan zaman ayıramamak, hayatı paylaşamamak, ne bileyim beni çok huzursuz ediyor. Ne kadar çok insan var çevremizde. Çevremizdeki insanları ne kadar tanıyoruz. Ne kadar, ne istediklerini biliyoruz…Bu resim ben de çokluk içerisindeki yalnızlaşmayı anlatıyor nedense…

Hep bir koşturmaca. Bir bakıyorsun sabah kalkmışız. Bir bakıyorsun hava kararmış. Bir bakıyorsun bir yıl daha geçmiş. Sanki gözünü açmış kapatmışsın, o kadar. Kafamız hep dolu. Sanki bir kuklayız. İpler birilerinin elinde. Bazen de böyle hissediyorum. Haa şimdi fark ettim. Resimdeki kadın bile ayaklarını rahat uzatamamış. Sanki kafasında yapacağı bir sürü iş var da kısa bir kahve molası vermiş, kalkmaya hazır vaziyette. Neden bu kadar yükümüz var. Oysaki bizler özgürleşmeyi en çok isteyen kadınlar neden hayatımız kendi ellerimizde değil?

 

DSC_0110

 

Kadın olmak, Zuhal Ballı

Kadın olmak bize doğanın verdiği en güzel bir hediye. Doğa kadar cömert, yaratıcı, doğurgan, seksi ve hayatın kendisi… Kadınsız hayat olmaz. Mümkün değil. Hayatın her şeklinde, her yerinde O var.

Onsuz bir hayat oksijensiz bir dünya benim için. Hayattaki güç kaynağı ve yaşama sevinci. Kendi başına birey, anne, abla, arkadaş, nine, toprak kadar cömert ve üretken. İstediğinde hayatı şen eden, üzüldüğünde deli rüzgar gibi hayatı karartan, varlığıyla istediğinde bütün cömertliğiyle, üretkenliğiyle hayata anlam veren bir varlık. Kendi gücünün farkına vardığında, gücünün karşısında kimsenin duramayacağı ama zayıfsa başına gelmeyen kalmayacağı, çok narin, kırılgan, o kadar da güzel… İnsan.

 

DSC_0106

 

Kaybolmuş benlik, Esma Uran

Soğuk sisli bir kış günü, sanki gerçek olmayan bir dünyayı yansıtıyor. İçeride miyim, dışarıda mıyım yoksa hala rüya mı görüyorum, tüm duygular birbirine karışıyor.

Uzaklara bakamamak, var olan her şeyin sisler içerisinde yok olması bende de, kaybolmuşluk duygusu yaratıyor. Bu duygu bende her zaman korku ve paniğe zemin hazırlamıştır.

Belki gözlerimin aşırı miyopluğu ve uzakları, tüm kontürleri net görememenin yarattığı bir ruh hali. Tüm bu duyguların verdiği sıkıntı ve hapis olmuşluk paniğiyle, kapıyı açarak kendimi dışarı atıyorum. Soğuk ve nemli havanın yüzüme vurmasıyla ve burnuma gelen o tanıdık, o yüklü duman kokularıyla kendime geliyorum.

 

DSC_0108

 

Hayaller, Betül Karabulut

Bu resim bende yaşadığım şehri anımsattı. İçimde bir sıcaklık uyandırdı. Beni oralara götürdü. Akşam üstü balığa çıkmış bir balıkçı. Deniz durgun. Güneş batmak üzere. Hava rüzgarsız. Sessiz ve sakin.

 

DSC_0107

 

Gelinlik, Elif Durmaz

Almanya’ya ilk gelişimi hatırladım. Kendi düğünümdeyim. Bu ülkenin yabancısıyım. Ve insanlar bana yabancı. Yalnızım. Kendi düğünümde, sanki bir başkasının düğününde gibiyim. Farklı bir kültür. Farklı bir ülke. Neden buradayım diye sormuştum kendime. Resimdeki gelin ve damat, bana 17 yıl boyunca, inişleri ve çıkışlarıyla, o zorlu süreci, Almanya’ya ilk gelişimi anımsatıyor bana.

 

DSC_0105

 

Kimlik korkusu, Sidar Arslan

Bu demir tel bana, kısıtlanmış özgürlükleri hatırlatıyor. Dersim’de boş bir araziyi anımsatıyor. Telin öbür yanında Jandarma Karakolu vardı.

Bu teli geçmenin tehlikeli olacağını söylemişti kuzenim. Neden diye sorduğumda, “çünkü biz Kürtüz” demişti. Küçüklüğümden beri Kürt’lüğün ne olduğunu, kimliğimizin neden baskı altında olduğunu bir türlü anlayamıyordum. Bir gün babama sordum, “yapılanlar eşekliktir kızım, boş ver…” demişti.

DSC_0104

 

Özgürlükler yok, Sevda Su

Resim demirlerle sınırlanmış. Kadınların susturulması, renklerini ve kimliklerini ifade edememeleri, seslerinin susturulması, özgürlerin yok edilmesi, toplumsal dışlanmışlıkları, maalesef bazen hem cinsleri tarafından da. Kadınlar yalnız değildir. Kadınlar, o demirleri, sınırları konuşarak ve mücadele ederek, el ele vererek aşabilirler.

 

DSC_0102

 

Toplumun yoksul yüzü, Zehra Ayyıldız

Seçtiğim resim, toplumun sınıflara bölünmüşlüğünün bir göstergesi. Zenginler ve fakirler. Resimdeki kız, fakirler kategorisinden ve en alttaki sınıf grubunu gösteriyor. Zayıf insanlara, hastalara, işsizlere, psikolojik sorunu olanlara destek veren yok bu eşitsiz toplumda. Sokakta yatıyor. Çünkü evi yok. Kışın kalın giyinerek ve insanların ona vereceği bir kaç kuruşla yemeğini sağlayarak. Öteki tarafta, yeni arabalar, yeni kıyafetli insanlar, yeni cep telefonları, kısacası bir tüketim çılgınlığı. Toplumdaki eşitsizliği çok güzel anlatıyor bu resim. 
Tesadüfen bir kadın, bir erkek ya da bir çocuk olabilir… Bu sistemin unuttukları.

 

DSC_0101

 

Bu resme baktığımda…, Keziban Ünsal Karabulut

Doğaya olan sevgim yeniden canlandı. Aslında hiç bitmemişti. Her şeyden önce kendinle baş başasın. Doğa sevgisi, hayvan sevgisi. Hayvanları hep severdim ama onlara dokunamazdım. Kızım da benim bu özelliklerimi taşıyor. Benim isteyip de yapamadığım her şeyi kızım yapıyor. Onu çok iyi anlıyorum. Köpeğimiz minicik ve onu çok seviyoruz. Artık hayvanlara dokunamama duygum da geçti. Bazen korkularımızın üzerine gitmeliyiz diye düşünüyorum. 
Denizin güzelliğinde ruhum okşanıyor. Okuyarak ve yazarak ufkumun daha geniş olacağına inanıyorum. Bu resme baktığımda hayatımın ne kadar kısıtlanmış olduğunu anladım. Ben özgürlük istiyorum.

 

 

 

 

 

Haydi hanımlar çekime!

Frankfurt Göçmen Kadınlar Derneği olarak 30 Kasım Pazar günü, zengin bir kahvaltının ardından Bibliothek der Alten projemizin belgesel film çalışma grubunun ilk toplantısını kadın arkadaşların geniş katılımıyla gerçekleştirdik.

DSC_0047

Gurup çalışmamızda önce proje sorumlusu E. Çiğdem Artan belgesel filmde yöntem olarak kullanacağımız/yararlanacağımız sözlü tarih hakkında bilgiler verdi. Hazırlanan çalışma kağıtlarından sunumu takip eden kadınlar, yönteme dair detaylı sorular yöneltip, GKB’nin bu yöntemden nasıl yararlanacağına dair kısa bir tartışma gerçekleştirdi. Hangi tür soruların sorulabileceği, kimlerle görüşüleceği, elde edilen malzemenin nasıl işleneceği vb. konular hakkında ilginç ve farklı fikirler üreten kadınlar, bu konuları ilerideki atölye çalışmalarında daha detaylı ele almaya karar verdi.

DSC_0048

Kısa bir aradan sonra başladığımız ikinci oturumda, Türkiye’den bir sözlü tarih çalışmasının filmini izledik: Gençler Anlatıyor. Leyla Neyzi ve Haydar Darıcı tarafından Diyarbakır ve Muğla’da yürütülen bu sözlü tarih çalışmasında gençler, Doğu ve Batı’nın birbirini nasıl anladığını kendi tanıklıkları üzerinden tartışmaya açıyorlar.

Gençler Türkiye’de yakın geçmişte yaşananlar hakkında ne düşünüyorlar? Özellikle otuz yıla varan savaşın şiddet ortamı, onların zihninde nasıl bir tortu bırakmış? Asıl önemlisi, Türkiye’nin Doğu’sundaki ve Batı’sındaki gençler, Türkler ve Kürtler, birbirleri hakkında ne düşünüyorlar?

Film gösteriminin ardından yine katılımın yüksek olduğu bir tartışmayla filmdeki teknik yöntemler, içerik, Doğu-Batı arasındaki farklılıklar ve paralellikler konuşuldu. Filmde bahsedilen önyargıların Türkler ve Almanlar arasında da bulunduğundan bahsedildi. 14 Aralık Pazar günü saat 14:30’da yapacağımız 2. toplantımız için önerilerde ve görüş alışverişinde bulunulduktan sonra atölye çalışması sona erdi.

gencler-anlatiyor

Gençler Anlatıyor

Bugün izlediğimiz proje filmini aşağıda izleyebilir, Diyarbakır ve Muğla’da yürütülen sözlü tarih çalışması hakkında daha fazla bilgiye www.gencleranlatiyor.org adresinden ulaşabilirsiniz.

Bir sonraki buluşmada görüşmek dileğiyle!

Film ab!

Am 30. November haben wir unseren ersten Workshop von der Dokumentarfilm Arbeitsgruppe. Als erstes hat uns die Projektleiterin Çiğdem Artan über die Methodik der „mündlichen Erzählung“ informiert. Die Gruppe konnte dem Vortrag mit einem von Çiğdem vorbereiteten Konzeptpapier folgen, detaillierte Fragen stellen und über die Anwendung der „mündlichen Erzählung“ diskutieren.

DSC_0047
Danach wurde darüber nachgedacht welche Themen, Fragen und Zielpersonen man für den Dokumentarfilm verwenden könnte, und wie man die zusammengetragenen Informationen am besten nutzen sollte.

Zum Schluss war man sich einig, dass die gesammelten Ideen und Vorschläge, beim nächsten Treffen der Arbeitsgruppe, weiter ausgearbeitet werden sollten.

Nach einer kurzen Pause begann der zweite Teil der Gruppenarbeit. Hier wurde, um das Beispiel der „mündlichen Erzählung“ zu veranschaulichen, ein Kurzfilm von Leyla Neyzi und Haydar Darıcı angeschaut. In dem Film erzählen Jugendliche aus Diyarbakir und Mugla, anhand ihrer eigenen Erfahrungen, wie sich der Westen und Osten gegenseitig wahrnehmen.

Der Film dreht sich um verschiedene Fragestellungen:
„was denken die Jugendlichen über aktuelle Geschehnisse?“

„was für Spuren hat der 30. Jährige Bürgerkrieg im Bewusstsein der Jugendlichen hinterlassen?“

Und am wichtigsten:
„was halten Jugendliche aus dem Westen und Osten, ob Kurden oder Türken, voneinander?“

DSC_0048

Nach dem Film wurde, mit zahlreicher Beteiligung der Frauen über den Inhalt des Films und die Methodik der „mündlichen Erzählung“ gesprochen.

Es wurde festgestellt, dass es auch in Deutschland, zwischen Deutschen und Migranten, gewisse Parallelen zu den in der Türkei herrschenden Vorurteilen gibt.

Schließlich wurden Ideen und Vorschläge für die zweite Gruppenarbeit, am 14.12 um 14.30Uhr, gesammelt.

Den Kurzfilm und weitere detaillierte Informationen kann man auch im Internet unter folgender Adresse finden: www.gencleranlatiyor.org (mit Englischen Untertitel)

Bis zum nächsten Treffen!

Hikâyemi dinler misin?

Frankfurtlu göçmen kadınların çalışmaları müzede 

Frankfurtlu Göçmen Kadınlar, geçtiğimiz aylarda, Frankfurt Tarih Müzesi’nin daveti üzerine, Bibliothek der Alten projesine katıldılar. 2000 yılında, Sigrid Sigurdsson tarafından geliştirilen ve şu an Dr. Angela Jannelli küratörlüğünde devam eden proje, hatıra kavramına sanatsal açıdan bakan bir açık arşiv. Frankfurtluların ve şehirdeki kurumların hatıraları bir araya getirilerek, alternatif bir tarih yazımı amaçlanıyor; II. Dünya Savaşı, çocukluk, aile, eğitim, sağlık, kültür-sanat, göç, mimari, gündelik hayat projede yer alan temalar arasında. Nesiller arası bir proje olarak kurgulanan Bibliothek der Alten 105 yıl sürecek ve 2105 yılında sona erecek.

Kütüphane mantığıyla tasarlanan projede, şu an iki büyük kitaplık bulunuyor. Her katılımcıya bir raf ayrılıyor ve bu raf için bir kutu oluşturmaları ya da bir hatıra defteri hazırlamaları isteniyor. Hazırlıklar tamamen rafın sahiplerine ait ve istedikleri şekilde kendi hikâyelerini anlatıyorlar. Bazı raflarda kitaplar, günlükler, mektuplar, kasetler, filmler vb. kişisel gündelik eşyaların bulunduğu kutular, bazı raflardaysa yine tamamen raf sahibinin kişisel tercihiyle hazırlanan, zaman zaman fotoğraflar ya da kartpostal gibi görsel malzemelerle desteklenen, defterler yer alıyor. Bugüne kadar yaklaşık 80 raf tamamlandı. Frankfurt Göçmen Kadınlar Birliği de projeye katılarak, kendi hikâyesini anlatacak.

2010_ZehnJahreBdA_V

“Bibliothek der Alten” salonunda ziyaretçiler, “Wege Nach Frankfurt” atölye çalışmasının kutusunda yer alan göçmenlerin biyografilerini okuyorlar. 2013 ©hmf, Foto: Petra Welzel

 

Frankfurt’ta göçmen kadın olmak

Bibliothek der Alten projesi kapsamında bir kutu hazırlamaya karar veren Frankfurt Göçmen Kadınlar Birliği proje üzerine çalışmalarına başladı. Kuruluş tarihçesi, göçmen kadınların talepleri, atölye çalışmaları, bilgilendirme toplantıları, kadınlar kahvesi, koro şarkıları ve el işi kursları aracılığıyla, hikâyeleştirilerek, Frankfurt’ta göçmen kadın olmak anlatılacak.

Bu bağlamda, bugüne kadar yapılan etkinliklerden toplanılan bütün görsel-işitsel kayıtlar ve basılı materyaller bir araya getirilecek ve bir envanter çalışması yapılacak. Seçilen materyallerle, Göçmen Kadınlar Birliği’nin başlangıcından günümüze Frankfurt’taki çalışmalarını anlatan bir kitap hazırlanacak. Düzenlenecek, el işi sanatları, film gösterimleri, yaratıcı yazarlık vb. atölye çalışmalarıyla birlikte, göçmen kadınların kendi hikâyelerini anlatmaları istenecek. Projeye katılmayı kabul eden göçmen kadınlar, kendi hikâyelerini yazacak ve bu hikâyelerden oluşturulan kitap da kutuda yer alacak.  Eş zamanlı yapılacak yüz yüze görüşmelerle, göçmen kadınların hikâyeleri filme alınacak ve bu görsel-işitsel kayıtlar hem kutuda, hem de Bibliothek der Alten projesinin mediathek bölümünde erişilebilir olacak.

DSC_0019

Göçmen Kadınlar Birliği 8 Mart yürüyüşünde.

DSC_0015

Bu çalışmaların yanı sıra, 8 Mart 2014 ve 8 Mart 2015 tarihleri arasındaki bütün etkinlikler kayıt altına alınarak, Frankfurt Göçmen Kadınlar Birliği’nin bir yıl boyunca yaptığı her çalışma belgelenecek. Böylelikle, göçmen kadınların bir yıllık çalışmaları ve talepleri detaylı bir şekilde görülebilecek.

Hoş bir tesadüfle, kutunun tamamlanması hedeflenen 2015 yılı, Göçmen Kadınlar Birliği’nin Frankfurt’taki çalışmalarına başlamasının 10. yılına denk geliyor. Belki de diyebiliriz ki bu proje, Frankfurt Göçmen Kadınlar Birliği’nin 10. yıl kutlamalarına bir hazırlık. Bir şenlik havası.

Bibliothek der Alten Projesi Tanışma Toplantısı

Yeryüzünün çeşitli yerlerinde doğan ve yolları Frankfurt’ta kesişen kadınların hikâyesi *

Frankfurt Göçmen Kadınlar Birliği, kendilerini, sorunlarını, taleplerini ve çalışmalarını anlatacakları ve 2105 yılına kadar Frankfurt Tarih Müzesi’nde Bibliothek der Alten Projesi kapsamında sergilenecek kutunun hazırlıklarına başladı.

GKB-BdA-1

Bibliothek der Alten Projesi’nin küratörü Dr. Angela Jannelli’nin de katıldığı tanışma toplantısında ilk olarak projenin detayları konuşuldu. Projenin ortaya çıkışından bugüne kadar geçen süreci anlatan ve projeden örnekler sunan Dr. Jannelli, Frankfurt Göçmen Kadınlar Birliği’nin yürüteceği proje sürecine dair bilgiler de vererek, kadınların konuyla ilgili sorularını yanıtladı. Daha sonra, kutunun içinde yer alması düşünülen çalışma başlıklarından kısaca bahsedilerek, kadınlara gelecek aylarda yapılması planlanan çalışmalar hakkında bilgi verildi; 8 Mart 2014 ile 8 Mart 2015 tarihleri arasında yapılan bütün çalışmaların yer alacağı bir zaman çizelgesi, kadınlarla yapılacak 20 dakikalık görüşmelerin video kayıtları, kadınların kendilerini anlatacakları birer sayfalık metinler, resim ve dikiş gruplarının çalışmaları, koro şarkılarının kaydı, kuruluşundan bugüne Frankfurt Göçmen Kadınlar Birliği’nin çalışmalarının dokümantasyonu ve Göçmen Kadınlar Birliği 10. Yıl kitabı.

 

Proje, tamamen kadınların özgün çalışması üzerine kurulu olduğu için, Frankfurt Göçmen Kadınlar Birliği’nin fikirlerini dinlemek ve çalışmaları birlikte düzenlemek bu sürecin en önemli kısmını oluşturuyor. Bu amaçla, toplantının ikinci kısmında “World Café” atölye çalışması yapıldı. Kısaca, beyin fırtınası olarak tanımlayabileceğimiz bu çalışmada kadınlardan dört farklı soruya yanıt vermeleri istendi:

–       Göçmen Kadınlar Birliği’ne neden katıldınız?
–       Göçmen Kadınlar Birliği sizin için ne anlama geliyor?
–       Kutunun içinde ne olsun?
–       2105 yılında Göçmen kadınlar Birliği’nin nasıl görünmesini istiyorsunuz?

 

Frankfurt Göçmen Kadınlar Birliği’ne katıldım, çünkü göçmen ve kadınım

Grup çalışması yaparak her soruyu tartışan kadınların verdikleri yanıtlarda, göçmenlik, kadınlık, çalışma koşulları, örgütlenme, dayanışma ve mücadele etme temalarının öne çıktığı görülmektedir;

Çünkü hayatımın en zor döneminde bana kollarını açıp sevgiyle kucakladılar.”

“Birliktelikle sesimizi duyurmak ve güçlenmek”

Yaşadığımız ülkedeki sosyal, ekonomik, kültürel, sağlık ve hukuki sorunlarımızı tartışmak ve bu konularda bilgi edinmek

“Dört duvarın arasından çıkmak, sosyalleşmek”

Çünkü değişik kadınlarla bir araya gelmek, sorunları paylaşmak, yaşadığımız ülkedeki problemleri birlikte çözmek, tartışmak, güncellenmek için. Birlikten kuvvet doğar.”

Kadın olarak kendimizi nasıl ifade etmeliyiz?”

Dostlukların güzellikleri, paylaşımları, yakınlıkları, omuz omuza olan birliktelikleri ve tutumları”

“2105 yılında bu kutuya bakıldığında, kadınların yıllar önce onlar için nasıl bir mücadele verdiklerini görüp gülümsemeleri…”

GKB-BdA-2

Frankfurt Göçmen Kadınlar Birliği, kendilerini, sorunlarını, taleplerini ve çalışmalarını anlatacakları ve 2105 yılına kadar Frankfurt Tarih Müzesi’nde Bibliothek der Alten Projesi kapsamında sergilenecek kutunun hazırlıklarına başladı.

Kadınların sorulara verdikleri yanıtlarda öne çıkan bu temalar, Bibliothek der Alten Projesi kapsamında hazırlanacak kutunun çalışmalarında ele alınacak temel konuları da belirlemiş oldu. “World Café”nin ardından yapılan değerlendirme konuşmalarında, hangi temanın nasıl anlatılabileceği hakkında fikir alışverişinde bulunulduktan sonra toplantı sona erdi.

GKB-BdA-5

Eylül ayının ikinci yarısında yeniden bir araya gelerek çalışma gruplarını oluşturacak olan kadınlar, projenin ilerleyen dönemlerinde farklı atölye çalışmaları düzenlemeye ve göçmen kadın, eş ve işçi rollerini tartışarak hazırlık sürecine devam edecekler.

* Bu yazı ilk olarak Göçmen Kadınlar Birliği “Kadın” dergisi sayı 24 – 2014’te yayımlanmıştır.